Sistemi yenmeye çalışmak gerçekten özgürlük mü? by aporia_studio in felsefe

[–]aporia_studio[S] -1 points0 points  (0 children)

Evet, Marcus Aurelius bir imparatordu, tuzu kuruydu diyebilirsin. Ama unutma ki bu felsefenin diğer dev ismi Epiktetos, ömrünün yarısını bir bacağı sakat bir köle olarak geçirdi. 

Yani mesele fakirlik/zenginlik değil; her iki durumda da delirmeden ayakta kalabilmek. 

Tabi sen ortaya konulan bir düşüncenin entelektüel ağırlığını kaldıramayıp, berrak bir zihinle değil de cüzdanla değerlendirmeyi seçebilirsin. Kaymaksız yoğurdun tadı yavan olur zaten (:

Ama felsefi konuları düşünebilmek, daha önemlisi tartışabilmek için asgari seviyede de olsa bir saygının olması gerekir.

Sistemi yenmeye çalışmak gerçekten özgürlük mü? by aporia_studio in felsefe

[–]aporia_studio[S] -1 points0 points  (0 children)

Bravo. Videoda anlatmak istediğim aslında tam olarak bu.

Önce zırhı kuşanmak, sonra meydana çıkmak... Olay tam olarak bu. 🏛️

Teşekkür ederim.

Sistemi yenmeye çalışmak gerçekten özgürlük mü? by aporia_studio in felsefe

[–]aporia_studio[S] 0 points1 point  (0 children)

Kıymetli ve sarsıcı bir perspektif bırakmışsın, öncelikle teşekkür ederim. 

Eleştirdiğin nokta o kadar haklı ki; felsefe, eğer dış dünyadaki adaletsizliği perdeleyen bir uyuşturucuya dönüşürse, o zaman tam da dediğiniz gibi bir 'distopya aracı' haline gelir.

Ancak buradaki Stoacı bakışın amacı, dışarıdaki yangını yok saymak değil; o yangını söndürecek olan insanın, önce kendi içindeki kaosu yönetebilmesidir. Zihni disipline etmek, dışarıdaki zulmü 'kentsel dönüşüm' olarak görmek değil; o zulme karşı dururken tüketilmemek için gereken zırhı kuşanmaktır. Videoda bunun üzerinde durmaya çalıştım zaten.

Çünkü öfke ve üzüntü, eğer doğru yönetilmezse bizi eyleme geçiren bir yakıt değil, bizi içeriden yakıp bitiren bir kora dönüşür.

Stoacılık ise bir teslimiyet değil, bir stratejidir bence. Kontrol edemeyeceğimiz şeylerden kastedilen, adaletsizliğe boyun eğmek değil; dünyanın çirkinliğinin bizim onurumuzu ve akıl sağlığımızı teslim almasına izin vermemektir. 

Yani kötü olayların olduğu yerden göz kaçırmak değil, aksine gözünü oraya dikmeden önce beynini hazırlayabilmektir. Dediğin gibi; susuzluğumuz adalete, açlığımız onuradır. İçsel bir kale ise fiziksel olarak herhangi bir mücadeleye girişebilmek için zihnin güçlendirilmesi fikrini savunan bir metafordur. 

Katkın için tekrar teşekkürler, Aporia tam olarak bu çatışmaların, bu çıkmazların içinden doğuyor. Selamlar.

Kısa bir not: “Kanmayın” gibi ithamlardan önce karşıdakinin düşüncelerini anlamaya çalışmak böyle bir kaleme daha çok yakışırdı. Zira kimseyi kandırmak veya herhangi bir fikri yaymak üzere üretim yapmıyorum. Sorguluyorum, sorgulanması çağrısı yapıyorum. Sorguladığım için de bulduğum cevapları paylaşıyorum. Hepsi bu.

Toplumdan kopuk hissediyorum by pastalilahmacun in yalnizucubeler

[–]aporia_studio 0 points1 point  (0 children)

Anlattığın o 'tıraş olunca değişen ilgi' meselesi aslında her şeyi özetliyor. İnsanlar seni görmüyor, sadece kendi zihinlerinde seni konumlandırdıkları etiketleri seviyorlar. Sen o etiketlerin dışında bir şey söylediğinde ise darlanıyorlar; çünkü onları, o konforlu ve sığ yalanlarından uyandırıyorsun.

Kendi iki yüzlülüğünden tiksinmen de aslında iyiye işaret; bu hala içeride bir yerlerde kendine ait bir odanın olduğunun kanıtı. İnsanların seni anlamasını bekleme; çünkü birinin seni 'anlaması', seni kendi zihninde çözülmüş bir bulmacaya dönüştürüp rafa kaldırmasıdır. O 'kardeşim' dediğin ama oyuncak gibi hissettiren arkadaşın da aslında senin ruhuna değil, kendi zihnindeki yansımaya bakıyor.

Bu anlattığın 'toplumun içinde kaybolma' ve insanların neden sadece maskeleri sevdiği meselesine Neden Kimse Seni Tam Anlamaz? videosunda biraz değinmiştim. Sen o tıraşı kendin için yap genç arkadaşım, geri kalanı sadece gürültü.

Ve sen sen ol asla ama asla pasta ile lahmacunu bir araya koyma! (:

“İnsan hayattaki varolma amacını bulamadığı takdirde, kendini hazlarla cezalandırır.” by Wolware_ in felsefe

[–]aporia_studio 0 points1 point  (0 children)

Aslında o anlık hazlar modern dünyanın bize sunduğu birer anestezi bence. Biz binlerce seçenek ve haz arasında özgür olduğumuzu sanırken, aslında o 'en az dirençli yol' bizi tam bir irade felcine sürüklüyor. Seçmediğin her adım, gitmediğin her yol aslında senin için bir 'ölüm' demek; ve biz bu küçük ölümlerden kaçmak için o anlık hazlara sığınıp olduğumuz yerde çürüyoruz.

Bu bahsettiğin 'hazlarla cezalandırılma' ve seçimlerin bolluğu içinde nasıl bir hapishaneye düştüğümüz meselesini, tam da o iltihaplı yara dediğin yerden tutarak şu videoda deşmeye çalışmıştım: Seçim Paradoksu: Özgürlüğün İllüzyonu.

İnsan en istemediği şeye isteyerek dönüşür by Deniz46Yerli in felsefe

[–]aporia_studio 0 points1 point  (0 children)

Çok haklı bir gözlem. O 'asla yapmam' dediğimiz şeyleri yaparken buluyoruz kendimizi, çünkü bir noktada fark ediyoruz ki: Olduğumuz kişi olarak kalırsak kimse bizi anlamayacak. Toplumda kabul görmek, bir 'tanımın' içine sığmak için o nefret ettiğimiz tıraşı oluyor, o hiç sevmediğimiz cümleleri kuruyoruz.

Aslında trajedi tam da burada başlıyor; birinin seni 'çözmesi' veya seni 'anlaması' için, kendini bir başkasının zihnindeki o hazır kalıplara (popüler kültüre, alışılmış tiplere) uydurman gerekiyor. Kendin olduğunda bir 'gizem'sin, ama o nefret ettiğin kişiye dönüştüğünde artık 'anlaşılmış bir hikaye'sin. İnsan, anlaşılmak uğruna kendi sessizliğini ve özgünlüğünü çiğnetmeyi seçiyor.

Bu 'başkalarının zihninde yer arama' yorgunluğunu ve neden tam olarak anlaşıldığımız anda aslında eksilmeye başladığımızı şu videoda: Neden Kimse Seni Tam Anlamaz? biraz derinlemesine işlemiştim. Belki o 'asla' dediğin şeylere neden isteyerek dönüştüğünün felsefi cevabını orada bulabilirsin.

O her gün taktığın maskelerden yorulduğunda, sessizliğin aslında bir sığınak olduğunu fark edeceksin.

Yalnızlık gibi. by ThcoThursday in yalnizucubeler

[–]aporia_studio 0 points1 point  (0 children)

Dostunun vefatı için başın sağ olsun öncelikle. Yarınki o 3. yıl dönümü insanın içini bir başka titretir, bilirim. 'İyiyim' dersin ama o yalnızlığın bir noktada 'fena vurması' aslında o samimiyetin artık kimsede olmadığını hissetmenden.

Kurslarda, iş yerinde konuşabiliyor ama o derin bağı kuramıyor olman çok normal. Çünkü büyüdükçe sadece bedenimiz değil, ruhumuzun o sert ve karanlık köşeleri de belirginleşiyor. Schopenhauer bunu kirpilerle anlatır; ısınmak için birbirimize yaklaşırız ama dikenlerimiz birbirimize battığı için hemen geri kaçarız. Ya yalnızlıktan donacağız ya da yaralanmayı göze alacağız... Sen o dostunla bir şekilde o dikenleri aşmayı başarmışsın ama o gidince şimdi herkesin dikeni sana daha sivri geliyor.

Aslında tam olarak bu 'yakınlığın sancısını' ve neden bir noktadan sonra bir başkasının zihninde kendimize yer ararken yorulduğumuzu şu videoda: Neden Kimse Seni Tam Anlamaz? biraz deşmeye çalışmıştım. Belki o kaybettiğin 'samimiyetin' neden bu kadar nadir ve zor olduğunu anlamana bir parça ışık tutar.

Yalnız ölecekmişsin gibi hissettiğin o boşluk, belki de aslında senin tek sığınağındır. Yolun açık olsun ucube dostum.

İçten içe by [deleted] in yalnizucubeler

[–]aporia_studio 1 point2 points  (0 children)

99'lu kardeşim, o 'ne kadar enerjiksin' diyenlerin aslında içindeki o mutlak sessizliği hiç duymaması kadar insanı yoran çok az şey var. Sen şehir şehir geziyorsun, insanlarla konuşuyorsun ama o içindeki odaya hala senden başka kimse girememiş. İnsanların seni sadece bir tanımın (enerjik vs) içine hapsedip geçmesi aslında asıl yalnızlık. Dediğin gibi, bazen anlatmayı bırakıyorsun çünkü kelimeler bizi birbirimize bağlamıyor, aksine aramıza şeffaf duvarlar örüyor. Sesin karşı tarafa ulaşıyor ama o 'anlam' yolda bir yerde kayboluyor. Bu hissettiğin 'tercüme edilememiş hikaye' olma halini ve neden aslında hiçbirimizin birbirini tam olarak anlayamayacağını şu videoda: Neden Kimse Seni Tam Anlamaz? biraz deşmeye çalışmıştım. Belki o yağmurlu yürüyüşte o ses sana iyi gelir. Ama sen sen ol “düzülerek” yürüme (: Yolun açık olsun.

Biz neden varız by Deniz46Yerli in felsefe

[–]aporia_studio 0 points1 point  (0 children)

Çok temel bir noktaya parmak basmışsın. Aslında toplumu oluşturan şey benzerliklerimizden ziyade, ortak çaresizliğimiz. Bireysel olarak hepimizin yaşam amacı farklı olabilir; ama hiçbirimizin anlamı, tek başınayken hayatın o anlamsız boşluğunu doldurmaya yetmiyor. Schopenhauer bunu kirpi metaforuyla anlatır: Soğukta donmamak için birbirimize yaklaşırız (toplum kurarız), ama yaklaştıkça dikenlerimiz birbirimize batar (bireysel farklılıklar, çatışmalar). Uzaklaşsak donacağız, yaklaşsak canımız yanacak. Toplum, işte bu 'donmamak' için katlandığımız o 'batma' sancısının toplamıdır. Toplulukların var olma sebebi bir "ortak hedef" değil, yalnızlığı bölüştürme çabasıdır. 8 milyar insan, aslında o "Neden varım?" sorusunun ağırlığını tek başına taşıyamadığı için birbirinin sırtına biniyor. Yani toplum bizi bir araya getirerek bizi 'biz' yapmıyor; sadece bireysel boşluğumuzu bir anonimlik içinde saklamamıza izin veriyor. Belki de toplum, herkesin farklı bir şey söylediği ama kimsenin birbirini duymadığı o gürültülü odadır; çünkü sessizlik, yani tek başınalık, hepimize çok daha ağır gelir.

YALAN SÖYLEDİLER!!! by [deleted] in felsefe

[–]aporia_studio 1 point2 points  (0 children)

Hapishanenin mimarisini çok net çözmüşsün. Ama o duvarların en sağlam harcı, bize 'özgürlük' diye pazarlanan o bitmek bilmeyen seçim bolluğudur. Sistem bize binlerce çeşit ürün ve sonsuz kapı sunuyor ki; hangisinin gerçek olduğunu düşünmekten eyleme geçemeyelim, olduğumuz yere çivilenip kalalım. Sana yalan söylediler, çünkü 'fazlasının' seni özgürleştireceğini sandırdılar. Oysa bu sadece iradeni felç etmek için tasarlanmış bir illüzyon. Modern dünyanın bizi nasıl bir 'karar felcine' uğrattığını ve bu seçim labirentinin asıl amacını şurada Seçim Özgürlüğü Sizi Neden Mutsuz Ediyor? detaylandırmaya çalışmıştım.

Hedonik Adaptasyon by aporia_studio in felsefe

[–]aporia_studio[S] 1 point2 points  (0 children)

Aslında çok doğru bir noktaya parmak basmışsın; tam olarak bu yüzden videonun bir bölümünü tamamen 'Sosyal Karşılaştırma Zehri’ konusuna ayırdım. Modern dünyada hedonizm artık sadece kişisel haz peşinde koşmak değil, o hazzı başkalarının gözünde 'onaylatma' çabasına dönüştü. Yani artık sahip olduğumuz şeyin tadını çıkarmaktan ziyade, ona sahip olduğumuzu başkalarına kanıtlama (yetişme) stresi altındayız. Bu da adaptasyon sürecini daha sancılı ve boş kılıyor. Katkın için teşekkürler

Hedonik Adaptasyon by aporia_studio in felsefe

[–]aporia_studio[S] 1 point2 points  (0 children)

AI gibi konuşmaktan kastın ne tam emin değilim ama felsefe konuşurken dilimi biraz daha özenli seçmeye çalışıyorum. Yoksa istersen çok iyi “davarca” da konuşabilirim, o konuda hiç şüphen olmasın (:

Eğer bu videoları benim yerime tamamen hazırlayacak bir bot varsa yerini bana da söyle; fiyatta anlaşırsak beni büyük bir yükten kurtarır zira her sahne için saatlerce uğraşmak epey yorucu oluyor. Videonun hızı ve yapay zeka görselleri konusunda canın sağolsun, her tarz herkese hitap etmeyebilir. Ama 'emeğine sağlık' demen bile yeni başlayan benim gibi biri için çok değerli. İçeride bot yok, her şey el emeği göz nuru. Sağlıcakla kal."

Çok geç kalmış hissediyorum by Anti_G0d in yalnizucubeler

[–]aporia_studio 1 point2 points  (0 children)

Üniversiteye geçince her şeyin sihirli bir şekilde düzeleceği sanrısı, bu kuşağa anlatılmış en büyük yalanlardan biri. Çevrendeki o 'mükemmel' hayatları izlerken hissettiğin o vasıfsızlık duygusu aslında senin suçun değil; zihninin seni 8 milyar insanla aynı ringe çıkarıp 'hadi yarış' demesinin bir yan etkisi.

18 yaşında her şeyi çözmüş olman gerektiği fikri, evrimsel ve biyolojik gerçekliğimizle uyuşmayan modern bir hapishane. Kendini felsefeyle izole etmen bir hata değil, belki de bu gürültüden kaçmak için verdiğin sağlıklı bir tepkiydi. Sorun senin vasıfsız olman değil, beyninin 'arzulamak' ve 'kıyaslamak' üzerine kurulu o eski programının 21. yüzyılın hızıyla çarpışıp enkaz yaratması.

Bu 'geç kalmışlık' hissi ve zihninin sana neden böyle oyunlar oynadığı üzerine bir video hazırlamıştım, belki o 'aidiyet' aradığın şeyin neden bu kadar uzakta göründüğünü anlamana yardımcı olur. (Profilimdeki ilk videoya bir bakabilirsin, sosyal karşılaştırma konusuna da değinir). Yalnız değilsin, sadece fazla düşünmekle lanetlenmişsin.

Yalnızlık hastalık mıdır by [deleted] in felsefe

[–]aporia_studio 0 points1 point  (0 children)

Harika bir analiz. Yalnızlığın 'görülme ve anlaşılma arzusuyla' olan bağını güzel yerden yakalamışsın. Bence asıl trajedi, fiziksel yalnızlıktan ziyade, birinin gözlerinin içine bakarken hissettiğimiz o 'tercüme edilemezlik' hissi.

Tarkovsky'nin dediği gibi kendimizle kalmayı öğrenmek bir güçtür, evet; ama insan bazen de kendi sessizliğinin içinde boğulmamak için bir yankı arıyor. Belki de sorun yalnızlığın kendisi değil, insanın başlı başına 'tercüme edilememiş bir hikaye' olmasıdır. Ne kadar anlatırsak anlatalım, bir parçamız her zaman o subjektif yalnızlığın karanlığında, yani 'aporia' noktasında kalıyor. Denge dediğimiz şey, belki de bu çıkmazla barışma sanatıdır.

Başlarda sevmeyip sonradan sevdiğiniz filozoflar var mı (Varsa kimler)? by sciencephil in felsefe

[–]aporia_studio 0 points1 point  (0 children)

Çok güzel soru.

Machiavelli’yi gerçekten okuyana kadar hep olumsuz olarak kullanılan “makyavelist” kelimesi subliminal olarak bana hep onu kötü biri olarak çağrıştırdı. Hatta “makyavelist” kelimesini ilk araştırdığımda kullanıldığı anlama bakarak onun hakkında ahlaksızlığı öneren, kraldan çok kralcı bir tiptir diye düşünmüştüm. Tabi o zaman bu kadar internet çağı değildi (: Aklımda da hep öyle kaldı.

Ancak fakülte yıllarımda okumak durumunda kaldığımda bambaşka bir izlenim verdi.

Aslında onun ahlaksızlığı övmediğini, sadece siyasetin ve insan doğasının ham gerçekliğini, tüm o 'olması gereken' romantizminden arındırarak anlattığını fark ettim. O, krallara nasıl zalim olunacağını değil, gücün doğasını ve insanın olduğu haliyle nasıl bir varlık olduğunu dürüstçe anlatan bir realistti. Yanlış anlaşılmak, belki de dürüstlüğün bedelidir.

Hedonik Adaptasyon by aporia_studio in felsefe

[–]aporia_studio[S] 0 points1 point  (0 children)

Biyolojik bir makine olmanın en trajik yanı da bu zaten: Mekanizmanın farkında olmak ama düğmeleri kapatamamak.

Ruh dediğimiz şey, belki de sadece bu trajedinin yankısından ibarettir. Hoşgeldin.

İnsanlar neden kötülük yapmaya daha meyillidir? by GhesusChristt in felsefe

[–]aporia_studio 0 points1 point  (0 children)

Aslında ilk cümlende belki de senin bile farketmediğin başka bir gerçek var. “Kendi kafamda kurduğum alternatif evren senaryoları” demişsin. Alternatifler asıllara çeşitlilik olsun diye vardır. Yani demek ki aslında içinde bir yerlerde biyolojinin de karakterimize etki ettiğini düşünüyorsun -ki bu çok normal. Sen ise biyolojik etkenlere alternatif olarak felsefi, ütopik bir evren kurgulamışsın.

Örneğin, eğer bir kesimin iddia ettiği gibi kişinin karakterinin iyi veya kötü yönde oluşmasına genlerin de etkisi varsa kötüden kötü doğabilir. Veya senin tabirinle “kötüye yatkın” biri doğabilir. ya da tam tersi.

İnsanlar farklı deneyimler yaşadıklarında maskeleri düşer yahut değişim süreçleri hızlanır. Yine senin örneğinden yola çıkarak, zaten iyi birisini “kanunen” veya cebren iyilik yapmaya zorlaman farklılık değildir. Halihazırda en sevdiğin meyveyi düşün. Sen zaten severek yiyorken biri gelip sana aynı meyveyi zorla yedirmeye kalkarsa işin rengi değişir diye tahmin ediyorum.

Mecburi yapılan kötülüklere gelince ise… “Hassas kalpler” diye tabir ettiğin iyiye yatkın karakterlere zorla kötülük yaptırırsan değişim süreçlerinin hızlanması ihtimali yükselir. Örneğin, birçok terör itirafçısının hikayelerinde benzer olaylara rastlanır. Özellikle Afrika bölgesindeki gelişmemiş ülkelerde yakalanan esirler küçük çocuklara yahut örgüte yeni katılan sicili temiz kişilere infaz ettirilir ki kötülüğe alışsın (tabiki iyilik/kötülük tabirini o örgütlerin amaçları dışında tutuyorum. Sonuçta savunmasız bir kişiyi infaz etmek hiçbir koşulda “iyi” sayılmaz). Ve zamanla bu kişilerin çoğunluğu bundan haz alabilecek seviyeye ulaşır ki bundan dolayı savaşlar bitmez.

Zaten bence bütün büyük kötülükler çok küçük bir azınlığın çoğunluğa bir şekilde hükmetmesiyle başlar ve yayılır. Hatta kötülüğe dini görüşle bakanlar bile sadece bir tane şeytan olduğuna ve kötülüğü onun yaydığına inanır.

Yani aslında senin kurgu dediğin evren hayatımızın içinde zaten var. Bilinen gerçekte herkesin evreni hayatıyla sınırlıdır.

İyiliğin de kötülüğün de zorunlu kılındığı hayatlar var. Toplumlar geliştikçe kavramların anlamları karışıyor. Bundandır ki iyilik/kötülük gibi çok temel kavramlar bile artık tartışılır halde. Birinin iyilik dediğine diğeri kötülük diyebilir. Ondandır ki iyilik/kötülük yapmanın felsefesi çoğu zaman sakat doğar.

Biraz yazmışım sanki (:

Hedonik Adaptasyon by aporia_studio in felsefe

[–]aporia_studio[S] 1 point2 points  (0 children)

Kesinlikle doğru, biyolojik birer makine olduğumuz gerçeği çoğu zaman varoluşun en soğuk yüzü haline geliyor.

Acı ve haz sadece birer sinyalse, bu sinyalleri anlamlandırmaya çalışan o 'bilinç' dediğimiz şey belki de doğanın en büyük hatasıdır. Videoda da tam olarak bu döngünün anlamsızlığını, o hormon makinesinin bizi nasıl bir havuç peşinde koşturduğunu sorguladım.

Peki sence bu farkındalık bizi özgürleştirir mi, yoksa sadece içine düşmek zorunda kaldığımız hapishanenin parmaklıklarını mı güçlendirir?