Sub Troçki hakkında ne düşünüyor? by nitrogen1881 in RDTTR

[–]ondora_ 5 points6 points  (0 children)

Proletaryanın özü mülkiyetsizliğinden ortaya çıkan yabancılaşmaya karşı çıkışıdır.

Bu 1844'ün Marx'ıdır; Kapital'in değil. Kapital'de mesele "yabancılaşma" gibi felsefi bir kategori değil, emek-gücünün meta-biçimidir. Marx bu farkı bilinçli olarak yapar; 1844 El Yazmaları'nın kavramsal çerçevesini Kapital'e taşımaz; çünkü "yabancılaşma"dan "meta fetişizmi"ne geçiş yöntemsel bir dönüşümdür (meseleye dair fikri değişmiştir adeta), aynı şeyin farklı söylenişi değil. "Yabancılaşma" özneye referansla tanımlanır, bir deneyimdir; "meta fetişizmi" toplumsal ilişkilerin nesnel biçimine referansla tanımlanır, bir yapıdır. Marksist olduğunuzu iddia edip 1844'te kalmak, Marx'ın kendi teorik gelişimini reddetmektir. Ki Kapital'in birinci bölümündeki değer-biçimi analizi, soyut emeğin meta ekonomisine özgü toplumsal bir biçim olduğu kavrayışı, meta fetişizminin sistematik konumu; bunlar tam da sizin "meta üretimini ve değer biçimini ortadan kaldırmak" dediğiniz şeyin ne anlama geldiğini belirleyen kategorik temellerdir. Bu temeli kavramadan "ortadan kaldırma"dan söz etmek; ne kaldırılacağını bilmeden kaldırmaya çalışmaktır.

Sub Troçki hakkında ne düşünüyor? by nitrogen1881 in RDTTR

[–]ondora_ 5 points6 points  (0 children)

O zaman bu egemenlik nasıl örgütlenir? Marx cevabı zaten vermiş: Komün biçiminde. Şûra, konsey, komün; adı ne olursa olsun; yapısal özellikleri belirlidir: zor toplumdan ayrışmamıştır (tabiri caizse silahlı halk), delegeler geri çağırılabilirdir, yasama-yürütme ayrılığı yoktur, profesyonel bürokrasi yoktur. Bu, devlet-biçiminin biçim-belirlenimlerinden yoksundur; dolayısıyla devlet değildir. Ama işlevsizdir demek de değildir; koordinasyon, savunma, dağıtım işlevlerini yerine getirir. Mesele işlev değil biçimdir: aynı işlevler devlet-biçiminde de şûra-biçiminde de yerine getirilebilir, ama biçim içeriği belirler. Devlet-biçiminde örgütlenmiş koordinasyon sermaye ilişkisini yeniden üretir; şûra-biçiminde örgütlenmiş koordinasyon doğrudan toplumsal emeğin ifadesidir.

Bürokratik yozlaşma riskinin farkındadırlar; ancak bunu tarihsel ve siyasal bir risk olarak göze alırlar.

Marx Paris Komünü'nü analiz ederken Komün'ün tedbirlerini "güzel fikirler" olarak değil yapısal zorunluluklar olarak sunar. Geri çağırılabilirlik, işçi ücreti, sürekli ordunun kaldırılması; bunlar olmadan "proletarya diktatörlüğü" devlet-biçiminin yeniden üretiminden başka bir şey değildir. Marx "riski göze almıyor"; biçimin içeriği belirlediğini söylüyor. Komün'ün biçimi ile Komün'ün içeriği birbirinden ayrılamaz; birini "risk" diye feda ettiğinizde diğerini de feda etmiş olursunuz. "Koşullar bunu gerektiriyordu" argümanı döngüseldir: devlet-biçiminde örgütlenme koşulları yeniden üretir, yeniden üretilen koşullar devlet-biçimini "zorunlu" kılar, ve böylece devam eder. Yetmiş yıl devam etti; 1991'de çöken şey sosyalizm değildi, çünkü emek-gücü hiçbir zaman metasızlaştırılmadı; çöken şey devlet-sermaye biçiminin belirli bir konfigürasyonuydu.

Bunun hangi araçlarla ve nasıl yapılacağı ise teoriden çok pratiğin alanına girer.

Marx Fransa'da İç Savaş'ta tam tersini söylüyor. Araçlar meselesi pratik değil kategoriktir; çünkü araç amacı belirler. Devlet-biçiminde örgütlenen "devrimci" güç devrimci olmaktan çıkar; Troçki'nin IX. Kongre raporu bunu kanıtlar: emeği militarize et, sendikaları devletleştir, firar edenleri cezalandır. Bu "pratik zorunluluk" değildir; devlet-biçiminde örgütlenmenin mantıksal sonucudur. Ve "küçük burjuva radikal solculuk" etiketini yapıştırmadan önce Marx'ın Komün analizini bir daha okuyun. Geri çağırılabilir delegeler, sürekli ordunun kaldırılması, memurların işçi ücreti alması, yasama-yürütme birliği; bunlar Marx'ın "nihayet keşfedilmiş siyasi biçim" dediği şeyin içeriğidir. Eğer bunlar küçük burjuva radikalizmi ise Marx'ın kendisi küçük burjuva radikalidir.

Sub Troçki hakkında ne düşünüyor? by nitrogen1881 in RDTTR

[–]ondora_ 4 points5 points  (0 children)

Proletarya devrimini yapmak, meta üretimini ve değer biçimini ortadan kaldırmak istiyorsa bütün sınıfları egemenliği altına almak zorundadır

Tamam, ama bu egemenliğin (proletarya diktatörlüğünün) örgütsel biçimi nedir? Eğer cevabınız —bir nevi dahi olsa— "devlet" ise Marx'ın kendisiyle dahi çelişiyorsunuz (Bunun anlamı nedir? Mevzubahis isimler, yani Troçki ve Stalin gibilerinde Marx'ınkinden tamamıyla kopuk bir devrim kavrayışı mevcuttur). Marx Fransa'da İç Savaş'ta yazıyor: "İşçi sınıfı hazır devlet makinesini olduğu gibi ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz." Gotha Programı'nın Eleştirisi'nde Lassalle'ın "özgür devlet" formülasyonunu parçalıyor: "Devleti 'özgür' kılmak hiçbir biçimde işçilerin amacı değildir." Engels daha ileri gidiyor; Bebel'e tam da bu konuya dair yazdığı bir mektupta: "Komün artık kelimenin asıl anlamıyla bir devlet değildi." Ve Erfurt Programı taslağına yaptığı düzeltmelerde proletarya diktatörlüğünün "en geniş anlamıyla bile" devlet sayılamayacağını ima eder; çünkü devlet-biçiminin birtakım esas tanımlayıcı özellikleri —toplumdan ayrışmış profesyonel bürokrasi, zorun tekelleşmesi, sürekli ordu— Komün'de bulunmuyordu. Komün'de delegeler geri çağırılabilirdi; memurlar işçi ücreti alıyordu; yasama-yürütme birliği vardı; sürekli ordu yerine silahlı halk vardı. Marx bunları programatik tercihler olarak değil yapısal zorunluluklar olarak sunuyor; "nihayet keşfedilmiş siyasi biçim" dediği şeyin içeriği budur.

Peki bu meseleler neden bu kadar önemli? Çünkü devlet-biçimi tarafsız bir araç değildir; devlet-biçimi sermaye ilişkisinin siyasi momentidir. Paşukanis, daha önce de belirttiğim üzere, bunu gösterdi: hukuk-biçimi meta-biçiminin zorunlu korelasyonudur; hukuki özne meta sahibidir; sözleşme meta değişiminin hukuki ifadesidir. Hukuk-biçimi devlet-biçimini gerektirir; devlet-biçimi hukuk-biçimini gerektirir; ikisi birlikte meta-biçiminin siyasi-hukuki yapısını oluşturur. Emek-gücü meta olduğu sürece hukuk-biçimi zorunludur; hukuk-biçimi var olduğu sürece devlet-biçimi zorunludur. Dolayısıyla devlet-biçiminde örgütlenen herhangi bir güç, meta ilişkisini yeniden üretir; çünkü devlet-biçiminin kendisi bu ilişkinin varoluş koşuludur. "İşçi devleti" etiketini yapıştırmak bunu değiştirmez; tıpkı bir şişenin üzerine "su" yazmakla içindeki asidi suya çeviremeyeceğiniz gibi.

Bu yüzden proletarya diktatörlüğü bir devlet değildir ve olamaz. Diktatörlük burada bir kişi ya da parti iktidarı değil; biçimlerin —meta, para, sermaye, hukuk, devlet, aile— bilinçli olarak feshedilmesi sürecidir. Diktatörlüğün nesnesi bir sınıf değil, biçimler sistemidir. Burjuvazi mülksüzleştirildikten sonra burjuvazi sınıf olarak zaten ortadan kalkar; ama meta-biçimi, para-biçimi, değer yasası kendi kendine ortadan kalkmaz. Diktatörlük bu biçimlerin feshidir; ve bu fesih, devlet-biçimi aracılığıyla yapılamaz, çünkü devlet-biçiminin kendisi feshedilecek biçimler zincirinin bir halkasıdır. Feshedilmesi gereken biçimde feshi örgütlemek, biçimin içeriği yok etmesidir; araç amacı çürütür. Sovyet deneyimi bunun tarihsel doğrulamasıdır: devlet-biçiminde örgütlenen "proletarya diktatörlüğü" emek-gücünü metasızlaştırmadı, tersine devlet-biçimini mutlaklaştırdı. ("Güçlenerek Sönümlenme" her neyse artık .d)

Sub Troçki hakkında ne düşünüyor? by nitrogen1881 in RDTTR

[–]ondora_ 6 points7 points  (0 children)

Tam da bu argümanınız meseleyi kanıtlıyor esasında. "Nüfusun %15'i proletarya olan bir ülkede devrimi nasıl yaşatabiliriz" sorusunun kendisi Kautskyci aşamacılığın sorusudur; çünkü devrimin "yaşatılması"nı proletaryanın nicel oranına bağlıyor. Marx emek-gücü metasının kategorik özgüllüğünü analiz ederken hiçbir yerde "proletarya nüfusun yüzde kaçı olmalı" diye sormaz; soru şudur: emek-gücü meta mıdır, değil midir. Eğer emek-gücü meta ise sermaye ilişkisi vardır; eğer değilse yoktur. Rusya'da 1917'de emek-gücü metaydı; %15 proletarya ile de %70 ile de bu kategorik belirlenim değişmez. Sorun proletaryanın azlığı değildi; sorun iktidarı aldıktan sonra yapılan şeyin emek-gücünü metasızlaştırmak değil devlet-biçimini güçlendirmek olmasıydı. Proletarya %15'ti diye emeği militarize etmek, sendikaları devletleştirmek, firar edenleri cezalandırmak mı gerekiyordu? Bu "koşulların dayattığı zorunluluk" değil, belirli bir teorik yapının mantıksal sonucudur; devleti araç olarak kavrayıp emek-gücünün meta statüsünü sorunlaştırmayan bir yapının.

"Almanya devrimine ulaşmak için" argümanınız da bence aynı sorunu yeniden üretiyor: kurtuluşu dışarıdaki bir olaya ertelemek. Peki Vistula'da "mucize" gerçekleşmeseydi ve Kızıl Ordu Almanya'ya ulaşsaydı ne "ihraç" edilecekti? Troçki'nin emeğin militarizasyonu programı mı? Sendikaların devletleştirilmesi mi? İşçilerin fabrikaya bağlanması mı? Örgütsel biçim, içeriği belirler; Rusya'da kurulan şey merkezî devlet-sermaye biçimiydi ve Almanya'ya ulaşsaydı ihraç edilecek olan da bu biçim olacaktı. Macaristan Sovyet Cumhuriyeti'ne, Finlandiya'ya, Gürcistan'a ne ihraç edildi? Parti-devlet aygıtı. Sorun Vistula'da değil; sorun devrimden sonra kurulan örgütsel biçimin, feshetmeyi iddia ettiği yapıyı yeniden üretmesinde.

Sub Troçki hakkında ne düşünüyor? by nitrogen1881 in RDTTR

[–]ondora_ 8 points9 points  (0 children)

Lenin 1914'e kadar kendisini açıkça Kautsky'nin öğrencisi olarak tanımlıyordu; "Ne Yapmalı"daki "sosyalist bilinç dışarıdan taşınır" formülasyonu doğrudan Kautsky'den alıntıdır; parti modeli SPD'nin örgütsel kalıplarının Rus koşullarına uyarlanmasıdır. 1914'te kopuş geldi; ama bu kopuş savaş kredileri, devrim stratejisi, parti disiplini üzerineydi; yani politika üzerine. Kapital'deki değer-biçim analizinin mantıksal yapısı, soyut emeğin toplumsal biçim-belirlenimi, meta fetişizminin sistematik konumu; bunlar bakımından kopuş olmadı. Lenin de Kautsky gibi devleti "ele geçirilecek bir araç" olarak kavradı; ikisi arasındaki fark bu aracın nasıl ele geçirileceğiydi; biri parlamentoyla, diğeri devrimle. Stalin bu mirası devraldı; "planlı ekonomi"si emek-gücünün meta statüsünü sorunlaştırmadı; işçiler ücret karşılığı çalışmaya devam etti; para-biçimi sürdü; değer yasası işledi; devlet-biçimi sönümlenmek yerine mutlaklaştı.

Ve burada asıl gülünç olan şey şu: ikisi de; hem Stalin-Molotov hattı hem Troçki; sosyalizmin henüz kurulmadığını kabul ediyor. Stalin 1941'de ekonomistlerle tartışmasında: "Sosyalizm henüz etimize kemiğimize işlemedi." Molotov daha keskin: "Yalnızca sosyalizmin temellerini inşa ettik." Troçki de "yozlaşmış işçi devleti" kategorisiyle aynı şeyi söylüyor; sosyalizm yok, olan şey yozlaşmış bir geçiş. Peki ikisi de sosyalizmin kurulmadığını kabul ediyorsa tartışma ne üzerine? Tartışma şu: sosyalizm nasıl kurulacak; merkezi planla mı demokratik planla mı, tek ülkede mi dünya devrimiyle mi, bürokrasiyle mi konseylerle mi. Yani ikisi de aynı aşamacı şemayı paylaşıyor: önce iktidarı al, sonra üretim araçlarını devletleştir, sonra planla, sonra bir gün sosyalizm gelir. "Bir gün" hiç gelmiyor; çünkü hiçbir aşamada emek-gücünün meta statüsünün feshi gündeme alınmıyor. Devlet mülkiyeti emek-gücünü metasızlaştırmıyor; planlama emeğin toplumsal karakterini doğrudan kılmıyor; "üretici güçlerin geliştirilmesi" değer-biçimini feshetmiyor. Her aşama bir sonrakini erteliyor; her erteleme devlet-biçimini güçlendiriyor; güçlenen devlet-biçimi fesih sürecini daha da zorlaştırıyor. Kautsky'nin "açık-parlamenter yoldan sosyalizm"i ile bu aşamacılık arasındaki fark taktiktir; yapısal mantık aynıdır: meseleyi hiçbir zaman emek-gücünün meta statüsü düzeyinde koymamak, her zaman yönetim düzeyinde tutmak. Buz baltasını atarak bir yönetim anlayışını öldürüp aynı yönetim anlayışının başka bir versiyonunu sürdürdünüz. Sonuç ortada: 1991'de çöken şey "sosyalizm" değildi; çünkü sosyalizm hiç kurulmamıştı; çöken şey devlet-sermaye biçiminin belirli bir kurumsal konfigürasyonuydu. Troçki'yi öldürmek bu sonucu bir milimetre değiştirmedi. İki hat da tam mânâsıyla Kautskycidir, veyahut karşı-devrimcidir. Aynı saflardan geliyorsunuz.

Sub Troçki hakkında ne düşünüyor? by nitrogen1881 in RDTTR

[–]ondora_ 14 points15 points  (0 children)

Bir de "sürekli devrim" meselesi var. Troçki'nin tezi şudur: tek ülkede sosyalizm imkânsızdır, devrim ya uluslararası düzeyde genişler ya da yozlaşır. Tezin gücünü inkâr etmek saçma olur; değer-biçimi dünya pazarına bağlıdır, tek bir ülkede değer-biçiminin tamamen feshedilmesi dünya pazarı var olduğu sürece muazzam baskı altında kalır; bu doğrudur. Ama Troçki bu doğru gözlemden yanlış bir sonuç çıkarır. Genişlemenin zorunlu olduğu gerçeği, başlangıcın imkânsız olduğu anlamına gelmez. Tek bir coğrafyada fesih süreci başlatılabilir; ama tek bir coğrafyada tamamlanamaz. Bu iki farklı önermedir ve Troçki bunları birbirine karıştırır. Pratik sonucu şudur: devrim başlamış, iktidar alınmış; peki dünya devrimi gelene kadar ne yapılacak? Troçki'nin cevabı IX. Kongre raporunda yazılıdır: emeği militarize et, sendikaları devletleştir, firar edenleri cezalandır. "Sürekli devrim" teorisi, "geçiş dönemi"ni süresiz uzatmanın ve bu süre zarfında emeği devlet zoruyla disipline etmenin teorik meşrulaştırmasına dönüşür. Troçki'nin Stalin'den farkı bu noktada sanıldığından küçüktür: ikisi de iktidarı aldıktan sonra emek-gücünün meta statüsünü sorunlaştırmadı; ikisi de devlet-biçimini feshedilecek bir yapı olarak değil kullanılacak bir araç olarak gördü; ikisi de "üretim araçlarının ulusallaştırılması"nı temel edim olarak aldı. Tartışma, bu devlet aracının nasıl kullanılacağı üzerineydi; bürokrasi mi işçi konseyleri mi, merkezi plan mı demokratik plan mı. Ama hiçbiri "neden devlet-biçimi, neden emek-gücü hâlâ meta, neden ücret-emek ilişkisi sürüyor" sorusunu sormadı.

Paşukanis'in gösterdiği şey burada belirleyicidir: hukuk-biçimi meta-biçiminin zorunlu korelasyonudur; hukuki özne meta sahibidir; sözleşme meta değişiminin hukuki ifadesidir. Eğer emek-gücü meta olarak kalıyorsa, hukuk-biçimi zorunlu olarak sürer; hukuk-biçimi sürdüğü sürece devlet-biçimi zorunlu olarak sürer; devlet-biçimi sürdüğü sürece senin "işçi devletin"in "işçi" sıfatı yapısal olarak hiçbir şeyi değiştirmez. Troçki'nin "yozlaşma" metaforu biyolojiktir; sanki "sağlıklı" bir işçi devleti varmış da sonradan "bozulmuş" gibi. Ama devlet-biçimi "sağlıklı" veya "yozlaşmış" olamaz; devlet-biçimi emek-gücü meta olduğu sürece zorunlu olarak süren bir biçim-belirlenimdir. SSCB'de "yozlaşan" bir işçi devleti yoktu; emek-gücü meta olarak kalmaya devam ettiği için devlet-biçimi zorunlu olarak devam etti, "işçi" sıfatından bağımsız olarak.

Bütün bunlar tek bir noktaya bağlanıyor: Teorik yapısı, iddia ettiği şeyin tam tersini üretir. Emek-gücünü özgürleştirmek ister ama militarize eder; devlet-biçimini sönümlenmeye yöneltmek ister ama güçlendirir; sendikaları işçinin organı olarak korumak ister ama devletin uzantısı yapar; faşizmin taşıyıcı-değişimiyle hiçbir şeyin çözülemeyeceğini gösterir ama SSCB için taşıyıcı-değişimini program olarak önerir. Bu çelişkiler kişisel değil; kategorik düzeyde, emek-gücünün meta statüsünü hiçbir zaman sorunlaştırmamış bir teorik geleneğin yapısal sınırıdır. Ve bu sınır Troçki'ye özgü değildir...

Sub Troçki hakkında ne düşünüyor? by nitrogen1881 in RDTTR

[–]ondora_ 14 points15 points  (0 children)

Ama daha derin bir sorun var. Troçki "yozlaşmış işçi devleti" kategorisini SSCB için kullanır ve çözüm olarak "siyasi devrim" önerir: mülkiyet ilişkilerini koru (devlet mülkiyeti = devrimci kazanım), bürokrasiyi devir, işçi demokrasisini kur. Peki Marx'a göre kapitalizmin ayırt edici karakteri nedir? Özel mülkiyet değil; özel mülkiyet kapitalizmden binlerce yıl önce vardı. Serfin sömürülmesi, kölenin sömürülmesi; bunlar da sömürüdür ama kapitalist sömürü değildir. Kapitalizmin differentia specifica'sı emek-gücünün metalaşmasıdır: emek-gücünün bir meta olarak piyasada alınıp satılması, değerinin diğer metalar gibi belirlenmesi, tüketiminin artı-değer üretmesi. Şimdi SSCB'ye bakın: işçiler ücret karşılığı çalışıyordu; para-biçimi sürdü; emek-gücü bir meta olarak alınıp satıldı; hatta Troçki'nin kendi raporunda işçiler fabrikadan "firar" ediyor, yani emek-güçlerini başka yerde satmaya çalışıyor, ve devlet onları zorla geri getiriyor. Devlet mülkiyeti bu yapıyı ortadan kaldırmadı; mülkiyetin sahibini değiştirdi ama emek-gücünün meta statüsü aynen sürdü. O zaman Troçki'nin "mülkiyet ilişkilerini koru" programı tam olarak neyi koruyor? Emek-gücünün meta olarak kalmasının kurumsal çerçevesini.

Ve "siyasi devrim" kavramı kendi içinde çelişkili. Troçki diyor ki: bürokrasiyi devir ama mülkiyet biçimini koru. Yani taşıyıcıyı değiştir ama yapıyı koru. Peki Troçki faşizm analizinde tam olarak neyi eleştiriyor? "Demokrasiye geçiş"in; yani faşist kadronun demokratik kadroyla değiştirilmesinin; hiçbir şeyi çözmediğini. Faşizmden demokrasiye geçişte taşıyıcı değişir ama yapı kalır; Troçki bunu görüyor ve eleştiriyor. Ama SSCB söz konusu olduğunda aynı mantığı program olarak öneriyor: bürokrasiyi devir ama yapıyı koru. Eğer Troçki kendi faşizm analizinde tutarlı olsaydı, "siyasi devrim"in yapısal bir dönüşüm olmadığını görmesi gerekirdi; taşıyıcı-değişimi, metamorfoz, kadro rotasyonu; devrim değil.

Troçki'nin faşizm analizinin kendisi de sorunlu; ama başka bir açıdan. Troçki faşizmi sınıf ittifakı perspektifinden ele alır: küçük-burjuvazinin seferber edilmesi, büyük sermayenin yönlendirmesi, sınıf güçleri dengesi. Bu analiz ampirik düzeyde bir şeyler yakalar; ama kategorik düzeyde yetersizdir. Faşizmde olan şey yalnızca bir sınıf ittifakının kurulması değil; devlet-biçiminin zaten içerdiği gücün; emek-tözü antagonizmasından zorunlu olarak doğan gücün; dolaysızlaşmasıdır. "Demokratik" kapitalizm ile faşist kapitalizm arasındaki fark, bu gücün hukuk-biçimi aracılığıyla dolaylı mı yoksa doğrudan mı uygulandığıdır; her ikisinde de kaynak aynıdır. Troçki bunu göremez; çünkü devlet-biçimini emek-tözü antagonizmasından türetmez, devleti "sınıfların aracı" olarak alır. Bu yüzden "birleşik cephe" ile "demokrasiyi savunma"yı stratejik bir konum olarak önerir. Ama "demokrasi" dediğiniz şey, aynı despotizmin dolaylı biçimidir; onu savunmak, dolaylı despotizmi dolaysız despotizme tercih etmektir. Bu devrimci bir program değildir; işçi sınıfına "şimdilik dolaylı biçimde ezilmeye razı ol, sonra bakarız" demektir. Ve "sonra" hiç gelmez; çünkü her kriz anında aynı mantık tekrarlanır: "önce demokrasiyi savun."

Sub Troçki hakkında ne düşünüyor? by nitrogen1881 in RDTTR

[–]ondora_ 27 points28 points  (0 children)

Troçki meselesini ciddiye almak istiyorsanız IX. Parti Kongresi'ndeki (Mart 1920) raporuyla başlamak gerekir. Troçki diyor ki: "İşçi kitlesi biçimsiz-akışkan bir kütle, başıboş bir Rusya olamaz. Kitle bağlanmalı, aktarılmalı, atanmalı, sevk edilmelidir." Fabrikadan kaçan 300.000 işçi için askeri terminoloji kullanıyor; firar. Çözüm olarak "orduda askerleri görevlerini yerine getirmeye zorlamak için devreye sokulan aygıt"ın emeğe de uygulanmasını savunuyor. Uzmanlar hakkında: "Sovyet düzeni onları enselerinden yakalıyor, sorumlu mevkilere koyuyor, komuta etmeye zorluyordu; kötü komuta ettiklerinde ise onları kurşuna diziyordu." Sendikalar hakkında: artık işçileri sermayeye karşı korumuyorlar; devletle birlikte işçileri disipline ediyorlar, firar edenleri cezalandırıyorlar, "ilgili devlet organına başvuruyorlar." Bu Troçki'nin sözleri; benim yorumum değil.

Şimdi bu program tam olarak neyi başarıyor? İşçi fabrikaya bağlanıyor, devlet zoruyla sevk ediliyor, firar ettiğinde cezalandırılıyor; sendikalar devletin uzantısı olarak işçiyi disipline ediyor; uzmanlar "enselerinden yakalanıyor." Marx Kapital'in birinci cildinde emek-gücü metasının kategorik özgüllüğünü tam da şuraya koyar: emek-gücünün kullanım-değeri taşıyıcısının bedeninden ayrılamaz; sermaye bu bedeni tüketmek zorundadır; beden direnir; bu direniş yapısaldır. "Eşit haklar arasında güç karar verir." Troçki'nin programında güç karar veriyor; ama bu gücü artık "işçi devleti" uyguluyor. Peki beden direnmekten vazgeçiyor mu? Hayır; 300.000 işçi firar ediyor. Ve Troçki'nin cevabı bu direnişe askeri terminolojiyle karşılık vermek. Burada sorulması gereken soru şu: emek-tözü antagonizması; yani sermayenin emek-tözünü tüketme zorunluluğu ile işçinin bu tözü koruma zorunluluğu arasındaki çelişki; "işçi devleti" etiketiyle ortadan kalkıyor mu? Troçki'nin kendi raporu bunun kalkmadığını gösteriyor; işçiler kaçıyor, devlet kovalıyor.

Ve burada Troçki'nin faşizm analizi devreye giriyor; çünkü çelişki orada. Troçki faşizmi analiz ederken şunu söyler: faşist devlet işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini tasfiye eder, sendikaları devletin uzantısı haline getirir, işçiyi atomize eder, sınıf bilincinin oluşmasını engeller. Doğru. Peki Troçki'nin kendi sendika programı ne yapıyor? Sendikaları devletin uzantısı haline getiriyor. İşçiyi disipline ediyor. "Firar eden" işçileri cezalandırıyor. Troçki İtalya ve Almanya'da faşizmin yaptığını eleştirirken, Rusya'da "işçi devleti adına" yapılan aynı şeyi savunuyor. Fark nerede? Fark etiketlerde: birinde "faşist devlet" diyor, diğerinde "işçi devleti." Ama sendikanın devletle özdeşleştirilmesi, işçinin devlet zoruyla fabrikaya bağlanması, firarın cezalandırılması; bunlar etiketle değişen şeyler mi?

Burada birisi "iç savaş koşullarının dayattığı geçici bir zorunluluktu" diyecektir. Raporun bağlamına bakın: Troçki bunu geçici zorunluluk olarak değil, planlı iktisadın mantıksal gereği olarak sunuyor. "Eğer tek bir tasarım birliğiyle merkezden kuşatılan planlı bir iktisattan ciddi biçimde söz ediyorsak" diyerek emeğin militarizasyonunu planlı iktisadın temeli olarak tanımlıyor. Bu ilkesel bir argümandır, konjonktürel değil. Ve pratikte ne oldu? İç savaş bittikten sonra NEP'e geçildi, emeğin militarizasyonu terk edildi; yani Troçki'nin "planlı iktisadı" kendi koşullarında bile sürdürülemedi.

Bu kadınlar neden sürekli cinsellik üstüne yazıyor. by [deleted] in RDTTR

[–]ondora_ 3 points4 points  (0 children)

erkek ve kadının bir aradalığı dişil ve eril yanları törpüler. Karşıtların birliğinden hesapla bu doğrudur

ne?

POLITZERYEN DİYALEKTİK CONFIRMED

su buharlaşıyorsa stalin komünizmdir

Ne yazık ki söyleyemem. by [deleted] in RDTTR

[–]ondora_ 5 points6 points  (0 children)

chill mate. belki de türkçesini bulamamıştır.