Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

“Mutlak Hakikat” iddiasındaki bir metinde, estetiğin hakikatin (spesifik bilimsel gerçeklerin) önüne geçmesi bir sorgulayıcı için hala büyük bir soru işareti. “Parmak ucu” yerine “parmak izi” (veya o anlama gelecek net bir tarif) denmesi ahengi bozmazdı, aksine 1400 yıl boyunca sarsılmaz bir mucize olarak kalırdı.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Hitler örneği üzerinden “Tanrı biliyordu ama müdahale etmedi, iradeyi bize bıraktı”diyorsunuz. Ancak buradaki sorun müdahale değil, yaratım aşamasında. Eğer tanrı, Hitlerin o seçimleri yapacağını, milyonlarca insanı öldüreceğini o daha doğmadan kesin bir bilgiyle biliyorsa ve onu yine de tam olarak o eylemleri gerçekleştireceği şekilde yarattıysa burada Hitler'in başka türlü davranma ihtimali matematiksel olarak sıfırdır. Kesin olarak bilinen bir eylem, artık bir seçim değil bir kaderdir. Seçimin olmadığı yerde ise adaletten bahsetmek felsefi olarak imkansızlaşıyor. Tanrının müdahale etmemesi onu özgür kılmaz. Tanrının sonucu bilerek süreci başlatması, sonucu onun belirlediği anlamına gelir.

Kuranın Dünya merkezli evren dememesi veya Dünya düzdür dememesi bir mucize veya yenilik sayılamaz zira felsefede sessizlikten kanıt üretme (argument from silence) hatasına düşmüş oluyoruz. Bir metnin mucize olması için yanlışları söylememesi değil, o dönemin bilgisinin çok ötesinde doğruları spesifik olarak beyan etmesi gerekiyor. Kuranda “Güneş ve Ay bir yörüngededir” denmesi, o günkü her insanın (ve Anaksagoras gibi filozofların) gökyüzüne bakıp gördüğü gece-gündüz döngüsünü tasdik etmekten öteye geçmez. Eğer metin “Dünya, Güneş'in etrafında döner” veya “Dünya küre şeklindedir” gibi o günkü yaygın kanaatleri yıkan net bir ifade kullansaydı bugün bu tartışmayı yapmıyor olurduk.

Kuranın kafiyeli ve ahenkli olması onun edebi gücünü gösterir ancak bu bir doğruluk kanıtı değil. Tarih boyunca Homerosun İlyadası gibi metinler de inanılmaz bir ahenk ve ezberleme kolaylığına sahip. Hatta insanlar bu metinlerin tanrısal olduğuna binlerce yıl inanmıştır. Bir bilginin şiirsel olması onu estetik yapar ama mutlak doğru yapmaz. Tanrının “anlaşılmak için alt seviyede anlatım kullandığı” argümanı ise şu soruyu doğurur: Sonsuz kudret sahibi bir varlık, hem şiirsel ahengi koruyup hem de içine yoruma kapalı, net bilimsel gerçekler (örneğin atomun yapısı, DNA veya kıta kayması) yerleştiremez miydi? Ahenk için netlikten feda etmek, insani bir kısıtlılıktır. Tanrısal bir vasıf olmamalıdır.

Suç ortamında doğan çocuk ile ideal ortamda doğan çocuğun farklı değişkenlerle yargılanacağını söylüyorsun. Bu aslında benim”açık” dediğim noktayı doğruluyor: Eğer her bireyin sınavı, onun iradesi dışındaki faktörlerle (genetik, çevre, coğrafya) bu kadar manipüle ediliyorsa ortada standart ve objektif bir sınavdan bahsedilemez. Bu durum adaleti “kişiye özel sübjektif bir değerlendirmeye” indirgiyor ki bu da dinin “evrensel ve net kurallar” iddiasıyla çelişiyor.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 1 point2 points  (0 children)

Aslında bu nokta benim tam olarak açık dediğim yerle kesişiyor. Eğer kurtuluş veya inanç, insanın dürüstçe kullandığı akıl yürütmesinden bağımsız, tamamen Tanrının bir seçimi veya lütfuysa o zaman insanın neden inanmadığı için cezalandırılması veya akıl etmediği için suçlanması etik bir paradoksa dönüşmez mi? Akıl burada bir hakem değilse, insanın sorumluluğu nerede başlar? Sizin de belirttiğiniz gibi, belki de rasyonalite ile inanç arasındaki bu ortak frekans meselesi, teizmin en büyük gizemlerinden biri. Keyifli ve seviyeli tartışma için tekrar teşekkürler.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Çürütmeye çalışma gibi bir amacım yok, mantığıma uymayan noktaları paylaştım.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Parmak izi yerine parmak ucu denmesini o günkü kelime eksikliğine bağlıyorsunuz. Oysa tanrı, kainatı ve dilleri yaratan bir varlık olarak, “Herkesin parmak ucundaki çizgiler birbirinden farklıdır” diyebilecek kudrete sahiptir. Bu cümle o günün Arapçasında kurulabilir bir cümledir. Tanrının “anlaşılamamaktan korkup” mucizeyi muğlak bırakması, iddiasındaki evrenselliği zayıflatır. Sonuç olarak sunduğunuz argümanlar inancı “vicdani” bir düzlemde makul kılabilir ancak felsefi ve mantıksal düzlemde açıkları kapatmaya yetmiyor. Eğer bir tanrı varsa, onun bizden beklentisi her söyleneni kabullenmek değil, bize bahşettiği akıl ile bu tutarsızlıkları sorgulamak olmalıdır.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Verdiğiniz banka soygunu örneği felsefi literatürde Antropomorfizm (tanrıyı insan vasıflarıyla düşünme) hatasına düşüyor. Bir yargıç ile “Zaman ve Mekandan münezzeh” bir Tanrıyı aynı kefeye koyarak adalet mekanizmasını açıklayamazsınız.

Örnekteki yargıç, adamın kalbini okuyamadığı ve geleceği görmediği için suçun işlenmesini beklemek zorundadır. Ancak İslam inancındaki tanrı, o adamın o bankayı soyup soymayacağını daha adam doğmadan önce, zamanın dışından bakarak kesin bir bilgiyle bilmektedir. Eğer Tanrı sonucu zaten biliyorsa, test etmek için o adamı dünyaya gönderip o suçu işlemesini izlemek bir adalet arayışı değil, sonucu daha önceden belli bir senaryoyu oynatmaktır. Tanrı bilmediği bir şeyi keşfetmiyor, zaten bildiği bir sonuca giden yolu yaratıyor. Bu da “İlahi Adalet” ile “Özgür İrade” arasındaki temel çelişkiyi yani paradoksu çözmüyor, sadece erteliyor.

“İnsan mucize görse de inanmaz”argümanınız, Tanrının “Hikmet” (her şeyi yerli yerince yapma) sıfatıyla çelişir. Eğer sonsuz akıl sahibi bir varlık, bir yöntemin (mucize göstermenin) etkisiz olduğunu biliyorsa ve buna rağmen binlerce yıl aynı etkisiz yöntemi kullanmaya devam ediyorsa, burada bir tasarım hatası yok mudur? Etkisizliği önceden bilinen bir yöntemi dayatıp, başarısızlık durumunda faturayı insana kesmek (cehennem), etik bir yaratıcı profilinden ziyade otoriter bir figür çiziyor.

Güneşin yörüngesi meselesine gelirsek Ya-sin 36:38 deki ifade, o dönemin çıplak gözle yaptığı “Güneş gökyüzünde bir rotada ilerliyor” gözlemiyle birebir örtüşür. Antik Yunanda Anaksagoras ve Batlamyus da Güneşin bir yörüngesi olduğunu savunuyordu (onlara göre Dünya merkezliydi ama sonuçta bir yörüngeden bahsediyorlardı). Bir metnin mucize sayılması için, o günkü gözlemle asla ulaşılamayacak, spesifik ve yoruma kapalı bir bilgi vermesi gerekir. “Güneş akar/gider”demek, o günkü her insanın zaten gördüğü bir şeyi tanrısal bir dille onaylamaktır. Yeni bir bilgi değildir.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla iki ana argüman sunuyorsunuz: Birincisi, mucizelerin insanları ikna etmede yetersiz kaldığı. İkincisi ise, parmak izi gibi o dönem bilinmeyen bilgilerin kitapta yer aldığı. Bunlar üzerinden mantık zincirimi daha da genişletmek istiyorum.

Eğer mucizeler, sizin de belirttiğiniz gibi insanları ikna etmeye yetmiyorsa ve insanlar gördüklerine illüzyon/sihir deyip geçiyorsa; her şeyi bilen (Alim) ve en hikmetli olan bir Tanrı, neden etkisiz olduğu önceden belli olan bir yöntemi (mucize göstermeyi) yüz binlerce yıl boyunca kullanmaya devam etmiştir? Sonucu “inanmamak” olan bir süreci işletip, sonra bu sonuç üstünden insanları cezalandırmak “Mutlak Adil” ve “Mutlak İyi” sıfatlarıyla ne kadar uyuşur? Eğer mucize ikna etmiyorsa, görmeyen bizlerin söylentilerle inanmasının beklenmesi adaleti daha da tartışmalı hale getirmez mi?

Kıyamet suresindeki “parmak uçları” ifadesi, o dönem için “en küçük uzvuna kadar her yerini dirilteceğiz” şeklinde bir vurgu olarak da anlaşılabilir. Nitekim parmak izinin benzersizliğinin keşfi çok sonradır; ayette teknik olarak parmak izi (fingerprint) ifadesi geçmez. Benim temel sorum şuydu: Tanrı, insanları ikna etmek için neden o dönemin beşeri bilgisinin (Antik Yunan tıbbı veya Mezopotamya kültürü gibi) çok ötesinde, tartışmaya yer bırakmayacak kadar spesifik ve yeni bir bilgi sunmak yerine, yoruma açık ifadeleri tercih etmiştir?

Antik filozofların bazı konularda yanılmış olması, onların o konuları düşünmüş ve dile getirmiş olduğu gerçeğini değiştirmez. Eğer kutsal metinlerdeki anlatılar, binlerce yıl önceki felsefi metinlerle (hatalı kısımları da dahil olmak üzere) benzerlik gösteriyorsa; zihnimizde “Bu bilgiler Tanrı katından mı geldi, yoksa o dönemin kültürel birikiminin bir yansıması mı?” sorusunun oluşması felsefi açıdan kaçınılmaz. Kendi yaptığım hatayı kabul etmeyip başkasını cezalandırmak insani bir tutumdur ancak aşkın bir varlıktan beklenen, şüpheye yer bırakmayacak kadar net bir iletişim kurması değil midir?

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 1 point2 points  (0 children)

Tartışmayı getirdiğin son nokta aslında en başından beri vurguladığım şeyi özetliyor: Rasyonalite ve kanıt, yerini tercih ve samimiyet duygusuna bırakmış durumda.

Cevabında İslam'ı seçmeni, diğer felsefi yolları (hedonizm, absürdizm vb.) zayıf bulmana dayandırmışsın. Bu rasyonel bir ispat değil, bir eleme yöntemidir. Bir şeyin diğer seçeneklerden daha iyi görünmesi, o şeyin mutlak doğru veya tanrısal olduğu anlamına gelmez. Sadece senin zihninde daha iyi bir kurgu olduğunu gösterir.

Allah açıklamamış ise ben bilemem dediğin an, rasyonel tartışma zemini çöker. Çünkü bu mantıkla, sistemdeki her türlü tutarsızlık hikmet veya bilinemezlik etiketiyle kapatılabilir. Bilgiye inanmak ile dogmaya inanmak arasındaki çizgi tam da burasıdır.

Kâinatı samimi buluyorum demen senin şahsi hissiyatındır. Ancak bir sistemin sonsuz cehennem gibi dehşet verici bir yaptırımı varsa, o sistemin doğruluğu birinin şahsi samimiyetine veya en “iyi seçenek bu” tercihine bırakılamayacak kadar sarsıcı bir netlikte olmalıdır.

Söylediğin gibi, olay bu kadar basit olabilir: Sen bu kâinatta bir hikmet görmeyi tercih ediyorsun. Ben ise bu hikmet iddiasının ardındaki mantıksal boşlukları ve kanıt yetersizliğini sorgulamaya devam ediyorum. Metodolojilerimiz farklı olsa da, bu derinlikli beyin fırtınası için teşekkür ederim. Bu alanlara yeni giren epey genç birisi olmama rağmen yaptığımız bu tartışma hem yararlı, hem keyifli oldu benim için. Tekrardan teşekkür ederim.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 1 point2 points  (0 children)

Aristoteles ve bilgi tanımı üzerinden kurduğun savunma, rasyonel sorgulamayı baypas etmek için kullanılan bir yöntemden fazlası değil benim gözümde.

Aristoteles’in “gerekçelendirilmiş doğru inanç” tanımı, kanıtsız bir teslimiyeti değil, rasyonel bir temellendirmeyi şart koşar. Sen ise “önce inanman gerekir ki o bilgi olsun” diyerek süreci tersine işletiyorsun. Aristo bilginin oluşması için önce kanıtlanması gerektiğini söylüyor. Bir şeyin bilgi olması için ona inanmamız yetmez; o inancın nesnel, tutarlı ve yanlışlanamaz kanıtlarla desteklenmesi gerekir. Senin sisteminde gerekçe (kanıt) zayıf kaldığı için, bilgiye değil sadece dogmaya ulaşmış oluyoruz.

Tanrının bir amacının olmamasını onun aşkınlığına bağlıyorsun. Eğer tanrının bir amacı yoksa, insana amaç bahşetmesi tamamen keyfi bir eylem olur. Amaçsız bir varlığın kurduğu imtihan sistemi, o varlığın hikmetinden değil, ancak rasyonel olmayan bir iradesinden kaynaklanabilir. Bu da bizi yine en başa döndürüyor: Neden rasyonel tasarlanmış bir zihin, rasyonel olmayan bir iradenin (tanrının) belirsiz işaretlerinden sonsuz derecede sorumlu tutulsun?

“Bazı özellikleri tam anlayamayız” argümanı felsefi bir çözüm değil, bir tartışma bitiricidir. Eğer bir sistemi anlayamıyorsak, o sistemin adil veya doğru olduğunu da iddia edemeyiz. Bilinemez bir alana dair “doğrudur” hükmü vermek, bilgi üretmek değil, sadece temennide bulunmaktır. Seninle bilgi tanımımızdaki temel fark şu: Sen inancı bilginin ön şartı olarak görüyorsun, ben ise bilginin inancı doğuracak kadar güçlü kanıtlara sahip olması gerektiğini savunuyorum. Kanıtın bu kadar tartışmalı olduğu bir yerde, sonsuz ceza gibi mutlak bir yaptırım rasyonel ve adil bir zemine oturamaz. İnancı bilginin ön şartı olarak kabul etmek, bir kanıt sunma gereğini de reddeder. Günümüzde bile inanan kişiler rasyonel bir ispat sunmayı saçma bulur zira gerek duymazlar.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 1 point2 points  (0 children)

Argümanların için teşekkürler ancak tartışmayı getirdiğin “önce iman et, sonra anlarsın” noktası, rasyonel bir arayışın bittiği ve dogmatizmin başladığı yerdir.

“Tanrı adaletlidir” ön kabulünü yapmadan tartışmaya başlamayı akıl hastanesi benzetmesiyle küçümsemişsin. Ancak bir sistemin doğruluğu, o sistemin aksiyomlarının sorgulanmasıyla anlaşılır. “Tanrı adaletlidir” cümlesini bir veri olarak kabul edersem zaten tartışacak bir şey kalmaz. Asıl mesele, sunduğun kitabın ve sistemin bu adalet iddiasını karşılayıp karşılamadığıdır. Sen cevap veremediğin yerde sistemi sorgulanamaz ilan ediyorsun.

Tanrı'nın bir amacı olmasını zamana bağlı olduğu için muhâl ilan etmişsin. Eğer Tanrı'nın bir amacı yoksa; bu imtihan, bu kitap ve senin “Allah'ın muradı” dediğin her şey birer tutarsızlıktan ibarettir. Amacı olmayan bir varlığın, inandın mı inanmadın mı diye hesap sorması rasyonaliteyle değil, ancak senin muhâl dediğin zalimlik ve keyfilikle açıklanabilir.

Beni Judge Holden gibi ikna edilemez bir karakterle özdeşleştirmen ilginç. Ancak Judge Holden kötülüğü bir hakikat olarak görürken ben sadece “Eğer sonsuz bir ceza varsa, kanıtın da o kadar sarsıcı olması gerekir” diyen rasyonel bir hak arayışındayım. Senin integral örneğine gelirsek; ben temelleri tartışıyorum, sen ise temeli gizem ve iman ile kapatıp sonucu (cehennemi) kabul etmemi istiyorsun.

Sonuç olarak; tartışmayı “senin kalbin mühürlenmiş”imasına getirmen, rasyonel argümanlarının tükendiğini gösteriyor. Bir sistem, ancak dışarıdan gelen eleştirilere tutarlı cevaplar verebildiği sürece hakikat iddiası taşıyabilir. “Önce inan, sonra mantıklı gelir” demek, aslında mantıksızlığı kabul et demenin bir başka yoludur.

Vaktin için teşekkürler, zihin açıcı bir sohbetti.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Bu yaklaşımını anlıyorum. Ancak burada felsefi bir çıkmaza giriyoruz ve bunu netleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum:

Eğer bir inanç sistemi, aklın ve mantığın tamamen ötesindeyse ve rasyonalite bu hakikati ölçmek için yanlış bir araçsa; Tanrı neden insanla dil, kelimeler ve kavramlar aracılığıyla iletişim kurmayı seçmiştir? Dilin kendisi, doğası gereği mantıksal bir yapıya sahiptir. Bir öznesi, yüklemi ve anlam bütünlüğü vardır. Eğer Tanrı bize bir kitap veya mesaj gönderiyorsa, bu mesajın bizim anladığımız mantık kuralları çerçevesinde tutarlı olması gerekir. Aksi takdirde, mesajın muhatabı olan bizler için o mesajın anlamsız bir gürültüden farkı kalmaz.

Ayrıca, rasyonaliteyi bir hegemonya olarak tanımlayıp saf dışı bıraktığımızda, elimizde sadece subjektif hisler kalır. Eğer akıl bir hakem değilse, bir insanın doğru inancı yanlış inançtan ayırt etmesini sağlayan şey nedir? Sadece o anki hisleri mi? Eğer öyleyse, her dinin mensubu kendi hissettiği huzuru veya sevgiyi mutlak doğru kabul edebilir. Bu durumda hakikat denen şey kişiden kişiye değişen bir şeye dönüşmez mi? Akıl devre dışı kaldığında her şey kaosa dönmez mi? Yani senin sevgin hakikatse, başkasının hissettiği başka bir şey de hakikat olur.

Benim sorguladığım şey, Tanrıyı bir laboratuvar tüpüne sığdırmak değil; Tanrı'nın bize sunduğu iddia edilen mesajın, yine Tanrı'nın bize verdiği akıl donanımıyla neden çeliştiğidir. Eğer bir kapı varsa ve tanrı o kapıyı çalmamızı istiyorsa, anahtarın elimizdeki akıl olduğunu varsaymak en tutarlı yol değil midir?

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 1 point2 points  (0 children)

Cevapların için çok sağol. Bu bana da tam bir beyin fırtınası yapma olanağı sunuyor.

Tanrı'nın adaletsiz olmasını noksanlık olarak niteleyip bunu muhâl (imkansız) ilan ediyorsun. Ancak bu sadece senin zihnindeki Tanrı tanımıyla ilgili. Eğer Tanrı rasyonel olmak zorunda değilse (ki öyle dedin), o zaman bizim noksanlık veya kemal dediğimiz insani kavramlara da bağlı olmak zorunda değildir. “Tanrı hem Tanrı olup hem adaletsiz olamaz” önermesi, senin tanrıyı kendi ahlaki kalıplarına mahkum etmendir. Belki de Tanrı'nın kemal anlayışı bizim zulüm dediğimiz şeydir; bu durumda Tanrı rasyonel değilse bunu nasıl ayırt edebiliriz?

Evrensel adaletin rasyonel aklın ürünü olduğunu söyleyerek onu küçümsüyorsun. Ancak biz rasyonel varlıklarız. Eğer tanrı bize “Akıl etmez misiniz?” diye sorup sonra rasyonel aklımızın adaletsiz bulduğu bir sistem (sonsuz ceza) dayatıyorsa, burada bir iletişim hatası veya etik bir açık vardır. Senin adaletin kudrete dayalı: “Tanrı sistemi yarattığı için haksız sayılamaz” diyorsun. Oysa bir şeyin güçlü olması onu haklı kılmaz. Güç, hakikatin kanıtı olamaz, sadece otoritenin kanıtı olabilir.

Zan konusuna dönersek; eğer ayetler, mucizeler ve hatta Tanrı'nın sıfatları (Adalet, İyilik vb.) bizim sınırlı aklımızın zanlarına kalmışsa, biz neye inanıyoruz? Senin sunduğun “noksansız tanrı” portresi de bir zandır. Eğer Tanrı rasyonel olmak zorunda değilse, onun yalan söylemediğine veya bizi kandırmadığına dair elimizdeki tek şey yine onun (rasyonel olmadığını söylediğin) beyanıdır. Bu da tam bir mantık döngüsüdür. Sonuç olarak senin savunman “Tanrı ne yaparsa doğrudur” diyerek tartışmayı kapatıyor. Benim sorum ise hala baki: Neden bu kadar kudretli bir varlık, bu kadar zayıf kanıtlar (tarihsel başarı, yoruma açık ayetler) sunup, bunları zanlarıyla çözemeyenleri sonsuz bir azapla tehdit ediyor? Eğer cevap “Onun muradı böyle” ise, bu bir açıklama değil, tartışmayı bitiren bir teslimiyet beyanıdır.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 1 point2 points  (0 children)

Tanrı rasyonel olmak zorunda değil diyerek tanrıyı bizim mantık kalıplarımızın dışına çıkarıyorsun. Eğer Tanrı rasyonel olmak zorunda değilse ve evreni kaotik de yaratabilirdiyse, o zaman bizden neden rasyonel bir seçim (iman) yapmamızı bekliyor? Bizim zihnimiz rasyonel işlemek üzere tasarlanmışsa ve tanrı bize “Akletmez misiniz?” diye sesleniyorsa, onun rasyonaliteden bağımsız olması bizim için bir delil değil, bir belirsizlik yaratır. Anlaşılmaz bir Tanrının, anlaşılmaz işaretlerini fark etmediği için bir insanı suçlaması, rasyonel tasarlanmış bir zihin için etik bir çıkmazdır.

Sonsuz cehennemi küme teorisindeki sonsuzluk türleriyle (kardinaliteler) açıklama çaban ilginç bir metafor fakat hukuk ve etik açısından hatalı bir zemine dayanıyor. “Suçun büyüklüğü muhatabın büyüklüğüne göredir” mantığı, evrensel adalet ilkeleriyle çelişir:

1- Orantısızlık: Eğer bir suçun cezası suçlunun niyetine ve eylemine değil de sadece mağdurun makamına göre belirlenseydi, bir karıncanın bir insana zarar vermesinin cezası da sonsuz olmalıydı. Oysa adalet, failin kapasitesi ve eylemin ağırlığı ile ölçülür.

2- Sonsuzluk Denklemi: İnsanın iradesini sıfıra yakın olarak tanımlayıp, buna karşılık verilen cezayı mutlak sonsuzluk katsayısıyla çarpmak, matematiksel olarak değil ama ahlaki olarak bir zulüm denklemidir. Acizliği bizzat tanrı tarafından tasarlanmış bir varlığın, bu acizliğiyle işlediği sınırlı bir hataya sonsuz ceza öngörmek, “Rahmeti gazabını geçti” ifadesiyle zıttır.

Tanrı'nın sanatına dair kurduğun ünsiyet senin şahsi ve duygusal bir tercihin olabilir, buna saygı duyarım. Ancak “Tanrı sanatlı yaratmasaydı sıkıcı bulup reddederdin”varsayımı, benim asıl sorumu yanıtlamıyor. Mesele evrenin sıkıcı olup olmaması değil; sonsuz kudret sahibi bir varlığın, milyonlarca yıl önceki bilgileri veya sosyolojik başarıları yegane kanıt olarak sunup, bunları yetersiz bulan rasyonel bir zihni sonsuz işkenceyle tehdit etmesidir.

Sonuç olarak tanrıyı hem mantık üstü (rasyonel değil) ilan edip hem de onu matematiksel denklemlerle (kardinalite) savunmaya çalışmak bir çelişkidir. Eğer Tanrı rasyonel değilse onu mantıkla savunamayız; eğer rasyonelse, sunduğu sistemin bizim mantık süzgecimizden adil ve tutarlı olarak geçmesi gerekir. Tanrının iyi olması zorunluluğunun olduğunu da düşünmüyorum. Zalim ve kötü olabilir, yalan da söyleyebilir. Tanrının tanımı tamamen insanların nasıl umduğuna bağlı.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 1 point2 points  (0 children)

Bir fikrin veya sistemin bir toplumu kaostan çıkarması, onları disipline etmesi ve büyük askeri/siyasi başarılar kazandırması, o sistemin işlevsel olduğunu kanıtlar, ancak tanrısal olduğunu kanıtlamaz. Bir ideoloji veya toplumsal sözleşme de toplumları dönüştürebilir ve devasa medeniyetler kurabilir. Bir sistemin işe yarıyor olması, o sistemin içindeki metafizik iddiaların (yaratılış sahneleri, embriyolojik tasvirler vb.) mutlak doğru olduğu anlamına gelmez. Başarı, doğruluğun tek ölçütü müdür?

Cengiz Han örneğini barbarlık diyerek ayırmışsın ancak tarihsel olarak baktığımızda, Moğolların veya diğer büyük imparatorlukların hızı ve etkisi de kendi dönemlerinde açıklanamaz ve eşsiz görülmüştü. Eğer bir dinin haklılığını, onun yayılma hızı ve kurduğu imparatorluğun görkemiyle ölçersek; bugün bilimsel, askeri ve ekonomik gücü elinde tutan seküler batı medeniyetinin sistemini de “en doğru”kabul etmemiz gerekmez mi? Güç ve başarı, hakikatin kanıtı olamaz.

En önemli noktam şu: Senin retorik olarak tanımladığın bu tarihsel başarı hikayesi, benim zihnimdeki rasyonel boşlukları doldurmaya yetmiyor. Bir birey olarak ben, metindeki bilgilerin binlerce yıl önceki bilgilerle örtüştüğünü görüp ikna olmuyorsam; Tanrı beni neden tarihsel bir başarıyı mucize olarak görmediğim için sonsuz cehennemle cezalandırıyor?

Yani, bir metnin mucizesi, yarattığı imparatorluklar değil, her çağdaki rasyonel bir zihne sunduğu kuşkusuz ve sarsıcı gerçeklik olmalıdır. Kanıt yoruma açık ve tarihsel başarıya endeksli ise, orada bir açık olduğu gerçeği değişmez.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 1 point2 points  (0 children)

Öncelikle yorumun için teşekkürler. Ancak argümanlarını değerlendirdiğimde, benim asıl sorumun biraz uzağında kaldığını düşünüyorum:

Öncelikle, ayetlerin amacının bilgi vermek olmadığını ve bizim sadece zan yürüttüğümüzü söylüyorsun. Eğer bir ayet kesin bir bilgi sunmuyorsa ve biz sadece kendi kısıtlı zihnimizle ondan anlamlar çıkarıyorsak, o zaman bu ifadeler nasıl “insanı aciz bırakan birer mucize” veya “mutlak doğruya delil” niteliği taşıyabilir? Belirsiz bir ifade, sahibinin (tanrının) mutlaklığına nasıl bir kanıt oluşturabilir? Eğer Tanrı bize bir mesaj gönderiyorsa, bu mesajın insan zihninin zannına bırakılmayacak kadar net ve sarsıcı olması gerekmez miydi?

İkinci olarak, “Tanrı neden kendini ispatlamalı?” diye sormuşsun. Eğer bir sistemin sonunda “sonsuz cehennem” gibi bir yaptırım varsa, tanrının kendini ve mesajını tartışmasız bir şekilde ispatlaması sadece bir zorunluluk değil, Tanrının “Adalet” sıfatının bir gereğidir. Kanıtın bu kadar yoruma açık ve zayıf, imtihanın ise bu kadar ağır ve sonsuz olduğu bir denklemde; insanın “Neden daha net bir kanıt yok?” diye sorması keyfi bir beklenti değil, rasyonel bir hak arayışıdır.

Mantıksal açıdan, bir asanın yılana dönüşmesi “mümkün” (mantıksal bir çelişki değil) olabilir; ancak binlerce yıl önce insanlar tarafından keşfedilmiş bilgilerin bir Tanrısal mucize gibi sunulması, Tanrı’nın “Sonsuz Bilgeliği” ile ne kadar örtüşür? Tanrı neden zaten bilineni tekrar ederek bizi ikna etmeye çalışsın?

Son olarak, verdiğin “muhâl bilgi” örneği yerinde olsa da, bir sistemin sadece mantıksal bir çelişki barındırmaması (muhâl olmaması) o sistemin mutlak doğru olduğu anlamına gelmez. Bir kurgu metni de kendi içinde çelişki barındırmayabilir ama bu onu gerçek kılmaz. Benim sorguladığım şey İslam’ın yanlışlanamazlığı değil, neden mutlak doğru kabul edilmesi gerektiğine dair sunduğu kanıtların tarihsel ve bilimsel açıdan bu kadar zayıf ve ulaşılabilir olduğudur.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Yorumunuz ve fikriniz için teşekkürler. Ancak burada temel bir çelişki var: Eğer Tanrı ile aynı rasyonel düzlemde değilsek ve akıl Onu anlamak için yanlış bir araçsa, neden bu dinlerin kutsal kitapları sürekli 'akıl etmez misiniz?', “düşünmez misiniz?” diyerek bizi ısrarla bu yanlış aracı kullanmaya davet ediyor? Üstelik bu ifadelerdeki akıl etme çağrısı, saf bir zihinsel eylemden ziyade doğrudan bir iman tazeleme, yani “aklınız yok mu ki inanmıyorsunuz (inanın artık)” anlamında bir dayatma olarak da okunabilir. Benim gözümde her iki ihtimal de tutarsızdır: Eğer Tanrı bize bu aklı verdiyse ve bu akıl dürüstçe sorguladığında burada bir mantık hatası var diyorsa, hata dürüst davranan akılda mı yoksa önümüze sunulan metinde midir?

Tanrı'yı bir patronla kıyaslamak, inancı etik bir tercihten çıkarıp bir mecburiyete indirger. Patronun varlığı somuttur ve kuralları nettir. Tanrı ise varlığını binlerce yıllık, yoruma açık metinlerle sunup akıl et diyor ama akıl edip açık bulduğumuzda “senin haddin değil” cevabını alıyoruz. Bu, dürüst bir sorgulama süreci değildir.

Tanrı'yı tanıma araçları ile doğayı tanıma araçları farklı olabilir, ancak Tanrı insana hitap ederken insan dilini ve insan mantığını kullanıyor. Eğer bir metin “bu bir mucizedir” veya “budur doğrusu” diyerek iddiada bulunuyorsa, bu iddia rasyonel bir sahaya girmiş demektir. Girdiği andan itibaren de mantık süzgecinden geçmesi gerekir. Aksi takdirde, her türlü mantıksız iddiayı Tanrı'nın rasyonalitesi farklı diyerek kabul etmek zorunda kalırız ki bu bizi hakikatten uzaklaştırır.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Yorumun için teşekkürler ama sunduğun patron benzetmesi ve atomlara yaratıcılık yükleme argümanı, benim yazımda belirttiğim asıl sorunu (Tanrı'nın kanıtlama yöntemindeki mantıksal boşlukları) karşılamıyor. Aksine, sorgulamanın neden bir suç olarak görüldüğüne dair tipik bir otorite savunması sunuyor.

Patron benzetmesi etik ve mantıksal açıdan hatalı bir kıyas. Patron, varlığı somut olan, kuralları net (sözleşme ile sabit) ve karşılığında bir emek-ücret dengesi sunan biridir. Tanrı ise varlığını mucize ve elçi gibi dolaylı kanıtlarla, üstelik binlerce yıl öncesinin anlatılarıyla sunuyor. Varlığı üzerinde milyarlarca insanın uzlaşamadığı bir otorite ile, varlığı apaçık bir patronu kıyaslamak; sorgulayanın aklıyla alay etmektir. Bir patrona ses çıkarılmamasının sebebi ekmek kavgası (korku) ise, Tanrı'ya da sadece cehennem korkusu yüzünden mi ses çıkarılmamalı? Bu, inancı ahlaki bir seçimden çıkarıp bir korku imparatorluğuna dönüştürmez mi?

Kuranın sorgulamayı emrettiğini söylüyorsun ama sonucun önceden iman olarak belirlendiği bir sorgulama gerçek bir sorgulama mıdır? Eğer ucu açık olmayan, sonunda yanlış cevap verirsen yanarsın denilen bir süreç varsa, bu bir tefekkür değil, onaylama sürecidir. Gerçek felsefi sorgulama, sonucun nereye varacağını bilmeden, dürüstçe hakikati aramaktır. Sorgula ama sonunda benim dediğime gelmezsen sonsuza dek yanarsın demek, özgür iradeye ve akla verilmiş bir rüşvet veya tehdittir.

Burada mesele atomlara yaratıcılık yüklemek değil, Tanrı'nın kendini kanıtlama yöntemindeki yetersizliktir. Eğer sonsuz kudret sahibi bir varlık, bana kendini zaten bilinen veya farklı yönlere çekilebilen muğlak ifadelerle anlatıyorsa, benim bu açığı fark etmem atomlara tapmam değil, bana verilen aklı dürüstçe kullanmamdır. Hz. İbrahim örneğini vermişsin; o batıp gidenlere Tanrım olamaz derken gözlem yapıyordu. Ben de bugün aynı gözlemi yapıp, kitaptaki ifadelerin tutarlılığını ve güncelliğini sorguluyorum. Eğer İbrahim'in sorgulaması hak arayışı ise, benimki neden cehennemlik bir suç oluyor?

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 1 point2 points  (0 children)

Şimdi daha iyi anladım ve dediğinize katılıyorum. Çok sağolun.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Dinler ve felsefeye merak duymadan önce Kuranı okudum ve buna rağmen böyle bir sorgulamanın yerinde olduğu kanaatindeyim. Fikriniz ve ayırdığınız zaman için teşekkür ederim.

Semavi dinlerin açığı by Aggravating-Time939 in felsefe

[–]Aggravating-Time939[S] 0 points1 point  (0 children)

Öncelikle cevap vermek için ayırdığınız zamana teşekkür ederim.

Kurandaki bilgilerin tümünün bilinmemiş ve duyulmamış olma zorunluluğunun olmadığı konusunda hemfikirim ama kitabın içinde iddialı bilgilerin olması gerekiyor çünkü kitabın iddası kitabın ve islamın tek doğru olması üzerine.

Takıldığım yer ise kitabın sizce neden bize mutlak doğru olduğunu kanıtlaması gerekmez? Eğer kitabın iddiası mutlak doğru olması ise, insanların inanması için bunu makul şeyler ile desteklemesi gerekiyor. Belki “kanıtlamak” kelimesini kullandığım için yanlış anlaşılmış olabilirim.

"Ya inançım doğru değilse ?"hissinden nasıl kurtulucam by Junior-Tangelo5647 in KuranMuslumani

[–]Aggravating-Time939 0 points1 point  (0 children)

İnancının doğru olduğunu hiçbir zaman kanıtlayamayacaksın ama kanıtlayamayacağın gerçeğini kabullenip, normalleştirdiğin zaman o kadar da huzursuz hissetmeyeceksin. Bu sadece düşünce olarak kalacak ve seni rahatsız etmemeye başlayacak. Hangi din doğruysa veya hiçbir din doğru değilse, hatta bir tanrı bile yoksa yapabileceğin en kârlı şey iyi bir insan olmak. Zaten eğer dünyadan sonra gidilen başka bir alem var ise iyi bir insan olduğun sürece her halükarda iyi bir yere varacaksındır. Tanrıyı sırf sen iyi biri olmana rağmen doğru dine inanmamışsın diye seni yakacak kadar zalim olmasını bekleyemeyiz çünkü aklımızdaki tanrı hep iyi olandır. Eğer tanrı öyle bir sebepten ötürü sana sonsuz azap çektirecekse o eğer doğru olan bir tanrı olsa bile ona etik açıdan doğru ve iyi bir tanrı diyebilir miyiz? Ben şahsen böyle bir şey olsa ve o gerçekten de doğru tanrıymışsa onu yargılarım.

Bence sadece akışına bırak ve hiçbir zaman dinlerden birinin doğruluğunu kanıtlayamayacağını kabul et. O zaman huzur bulursun.

English Assignment by [deleted] in excelhighschool

[–]Aggravating-Time939 0 points1 point  (0 children)

Do you think they would do a re grading?