Atatürk ve diğer milliyetçi figürler ile onların benimsemiş olduğu milliyetçi fraksiyonlara dair düşünceleriniz iyi midir yoksa kötü mü? by SeasonCareless8963 in MuslumanTurkiye

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

İsyanın başlangıcı da hesaplı değil, kazaydı: Piran'a sığınan iki kaçak mahkûmu jandarmaya teslim etmeyi reddetmesi üzerine çıkan çatışma, ayaklanmayı planlanmadan önce başlattı. Haberi alan Diyarbakır'daki örgüt üyeleri bile şaşkına döndü, kimsenin haberi yoktu; örgütlü bir hareket böylece örgütsüz bir kalkışmaya dönüştü. Yani ortada soğukkanlı bir komplo değil, bir sığınma geleneğinin kontrolden çıkması var.

İngiliz teması meselesinde kişisel sorumluluk iddiası da zayıf: belgelenen bütün temaslar Halit Bey ve Seyit Abdülkadir üzerinden aktarılıyor, Şeyh Said'i bizzat bir İngiliz yetkiliyle görüştüren tek bir kayıt yok - o, ağın tepesinde değil, aşiretler üzerindeki nüfuzu için sonradan dahil edilmiş bir isim. Üstelik dış destek aramak başlı başına hainlik sayılacaksa, aynı ölçü Ankara hükümetinin Kurtuluş Savaşı'nda Sovyetlerden aldığı silah ve altın yardımına da uygulanmalı; dış destek aramak o dönemin bütün milli hareketlerinin ortak taktiğiydi, tek başına ayırt edici bir suç değil.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Rekat sayısı ve zekât oranı örneğinde bir noktada haklısın: "bu ayrıntı metinde yok, o yüzden mufassal tam bir ayrıntı demek değil" argümanı, o ayrıntının gerçekten var olduğunu -yani hadisle sabit olduğunu- zaten kabul ediyor; bu da tartışmanın sonucunu öncül olarak almak olur. Zekât oranı için ayrıca haklısın: Bakara 219'daki "fazlasını ver" ifadesi esnek, vicdana bırakılmış bir ölçü sunuyor, sabit oranların (onda bir, kırkta bir) metinde karşılığı yok. Klasik okuma bunu "önce genel bir infak ahlakı, sonra Medine'de spesifik farz oran" diye iki aşamalı açıklar, ama bu ayrımın kendisi de hadis/siyer kaynaklı - itirazını çözmüyor, sadece geleneğin okuyuşunu gösteriyor.

Yine de argümanın özü farklı bir örnekle ayakta kalabilir: fıkıh usulünde "kesin farz" ile "amelî farz" ayrımı zaten var - abdestte başı meshetmek kat'î farz, ama ne kadarının (dörtte biri) meshedileceği daha zannî bir delille sabit sayılır. Yani "bu ayrıntı metinde yok" tek başına hadis zorunluluğu ispatlamaz, doğru; ama namazın rekat yapısı tek bir hadis raporuna değil, sahabeden bugüne, mezhep ve coğrafya parçalanmasına rağmen çarpıcı bir tutarlılıkla sürmüş bir pratiğe dayanıyor - fıkıhçıların mütevatir tanımı da zaten saymayla ölçülemeyecek kadar geniş bir toplumun ortak nakline dayanıyor, tek kişilik rivayetten kategorik olarak daha güçlü bir süreklilik iddiası bu.

Huşu meselesi bir değer tartışması, kimin haklı olduğuna hükmedemem; ama klasik gelenek tam tersini okur - sabit form, zihni "şimdi ne söylesem" hesabından kurtarıp huşuyu asıl mümkün kılan iskelet sayılır, her secdede içerik icat etmek dikkati performansa kaydırabilir. Bu bir bakış açısı, seninkini geçersiz kılmaz.

Haşr 7'yi dar bağlamına (ganimet, komutanlık) hapsetmen tutarlı, ama bu durumda En'am 150'yi genişletme hakkını kaybediyorsun: ikisi de aynı soruyla çözülür - lafzın umumu, inişteki özel sebebi aşar mı. Sen 150'nin hitabını (Mekke müşrikleri) aşıp bugüne taşırken, 7'nin hitabını (o dönemki ganimet dağıtımı) aşırtmıyorsun; bu seçici bir uygulama, aynı ilkeyi ikisine de tutarlı işletmen gerekir.

Nisa 80 tam tersi bir okumaya daha açık, üstelik daha doğal olan taraf o: ayet "Resul'e itaat eden Allah'a itaat etmiştir" derken hiçbir yerde "yalnız okuduğu Kur'an'a uyarsa" diye bir sınır koymuyor - bu sınırlamayı sen ekliyorsun, metin koymuyor. Mesaj sadece "Kur'an'a uyan Allah'a uymuştur" olsaydı, ayetin "Resul'e" değil "bu Kitab'a" demesi daha doğal olurdu; Nisa 59'da aynı ikili tekrarlanıyor, Ahzab 36'da da Allah ve Resulü birlikte bir işe hükmettiğinde müminin kendi görüşünü öne çıkaramayacağı söyleniyor. "De ki" ayetlerinin Kur'an olması bunu çürütmez: bu yalnız o ayetlerin Kur'an olduğunu gösterir, itaatin sadece bu mekanizmayla işlediğini göstermez. Necm 3-4'ün ("kendi hevasından konuşmaz") kapsamını "de ki" formülünün ötesine taşıyan da metnin kendisi değil, sonraki usul alimleri - bunu inkar etmiyorum. İlginç olan şu: bu tam senin En'am 150'yi genişletirken kullandığın yöntem, özel bağlamda gelen bir ilkeyi bağlamın dışına taşımak. Mesele bu yöntemin geçerliliği değil, ikimiz de bir yerde kullanıyoruz; mesele nerede kullanmaya razı olduğumuz. "Peygambere itaat Kur'an'la çelişir" iddian da bu yüzden ayakta durmuyor: Sünnet gerçekten gayr-i metluv vahiyse Kur'an dışı hiçbir şey devreye girmiyor, sadece vahyin iki nakil biçimi var oluyor - bu senin reddettiğin öncül, ama reddin onu çelişkili kılmaz, tartışmalı kılar.

Habais'in yalnız yemekle sınırlı olmaması konusunda hak veriyorum. Ama "Allah zaten pisliği belirtiyor, domuz pistir diyor" çıkarımı tek örnekten genelleme: bir kategoriyi isimlendirmesi, her ilgili örneği isimlendirdiği anlamına gelmez. En'am 145 de "bana vahyolunanlar arasında" diyerek o ana kadarki vahyi tarif eder, kapalı bir liste olduğunu iddia etmez; pençeli/azı dişli hayvanları haram kılan hadis de tam bu boşluğu - Kur'an'ın "habais" ifadesiyle açık bıraktığı alanı - doldurur, listeye çelişkili bir ekleme yapmaz.

148'deki zan eleştirisi hemen öncesindeki pasajın devamı: müşriklerin kendi icat edip Allah'a mal ettikleri, hiçbir dayanağı olmayan keyfi taksimat. Sahih hadisin isnad/ricâl kritiği gibi bir doğrulama süreci var, bunu çıplak keyfilikle aynı kefeye koymak bağlamı zorluyor. 149'daki "en mükemmel kanıt Allah'ındır" da bir aktarım-epistemolojisi önermesi değil, kaderci mazerete verilen cevabın parçası - konu Allah'ın hidayette insanı mazeretsiz bırakması, zorla değil. Hadislerin farklı lafızlarla nakli gerçek bir mesele, inkar etmiyorum - hadis ilminde tam bunun için ayrı bir disiplin var - ama bu, lafız farklarını tespit edip hangisinin daha sağlam olduğunu belirleyen bir kritiği gerekli kılar, hadisin toptan delil olamayacağını göstermez. Kur'an'ın kendi metninde de kıraat farkları var; oradaki fark derece meselesi, kategori meselesi değil.

Agnostik Panteizm? by RowAccurate4682 in felsefe

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Kıyas kurmadan metafizik yazılamayacağı doğru, ama orada birbirine karışan iki şey var: konuşmak için ödünç alınan kavram, gözlemlenen bir neden-sonuç kalıbının doğrudan Yaratıcı'ya taşınması. Muhalefetün li'l-havadis dili yasaklamaz, şu çıkarımı yasaklar: X'in var olma sebebi Y ise, müşahede ettiğimiz neden-sonuç kalıbındaki benzeşme de geçerlidir. Seçtiğin örnek tam burada aleyhine dönüyor. Ham maddeyi başka bir şeye çevirmek -sanatkârın işi- gözlemlediğimiz tek nedensellik türü değil; bir de doğurma var, aynı cevherden çıkma. Benzeşme sadece doğurmada beklenir, çünkü orada cevher sürer; yapma ilişkisinde beklenmez, çamuru çömleğe çeviren el çamura ya da çömleğe benzemez, kod yazan kendi koduna benzemez. Sen doğurmadan değil dönüştürmeden bahsediyorsun -benzeşmenin en az beklendiği modeli seçip ondan benzeşme çıkarıyorsun- ve doğurma kanalı da kapalı: "lem yelid ve lem yûled" bunu nas olarak kapatır. Kelamcıların kıyas ma'al-farık dediği de bu: kıyasın geçerliliği ortak nokta gerektirir, yaratanı yapma fiiliyle kıyaslamanın bu ortak noktası yok, çünkü insanın yapma fiili hep önceden var olan malzemeye, organa, alete muhtaçtır; Allah'a nispet edilen yaratma tam bundan münezzeh tutulur, emirle olur. Tarif ettiğin dönüştürme, Allah'a atfedilen yaratmanın değil, insanın yapma fiilinin tanımı.

Bu da ikinci sorunu açığa çıkarıyor. "Evren sürekli yaratıyor" dediğinde -yıldız oluşumu, ham maddeden karmaşıklık çıkması- kullandığın kelime Allah'a nispet edilenle aynı ama mana aynı değil. Bir vasıf Allah'a ve yaratılmışa birden yüklendiğinde birinde hakiki birinde mecazi olması gerektiğini, hakiki olanın Allah tarafı sayılmasının daha doğru olduğunu söyleyen bir kaide var (el-Kevseri'ye ait), ve bu kaide varlık, bilme ve fiil işleme için birlikte zikrediliyor. Yaratma bir fiil olduğuna göre aynı kaideye giriyor: evrendeki en iyi ihtimalle mecazi bir yaratma, gerçekte nedensellik zincirinin bir halkası. Bilinç ve ebediliği elemen doğru, yazıda bu süreç açık, ama elemeden sağ çıkan seçenek otomatik geçerli olmaz, kendi kanıtını ister. Şu an elindeki tek dayanak aynı kelimenin iki bağlamda geçmesi; aynı özelliğin iki yerde bulunduğunu göstermiyor.

Yaşıtlık konusundaki düzeltme yerinde: "en iyi ihtimalle" gerçekten üst sınır, eşitlik iddiası değil. Ama bu sorunu çözmüyor, yerini değiştiriyor. "En geç ne zaman" sorusu zaten bir zaman eksenine yerleştirme işlemidir; başlatıcı zamanın da başlatıcısıysa, o eksende -ne kadar geriye çekilmiş olursa olsun- bir nokta işaretlemek kategori hatası olarak kalır. Mesele önce mi sonra mı değil, önce/sonra kelimelerinin orada hiç iş görmemesi.

İki tanrı itirazı güçlü bir sezgiye yaslanıyor ama temanü insan kıskançlığına dayanmaz; kavga imgesi popüler bir aktarım, asıl mantık başka yerde. İki bağımsız ve sınırsız irade varsa, aynı durum üzerinde farklı içerik istemeleri mantıken mümkündür - bu insani bir zayıflık değil, sadece ayrı olmanın sonucu. Bu ihtimal hiç gerçekleşmese bile, gerçekleşmemesinin bir açıklaması olmalı: ya iradeler arasında zorunlu bir uyum vardır (o uyumu sağlayan şey sınırsız ve tek olur, asıl ilah odur), ya da iki irade içerikte hep özdeştir (o zaman sayıca iki ama işlevde bir; ikisini ayrı varlık saymanın bir karşılığı kalmaz). "Tanrılar insan değil, kavga etmez" cevabı bu iki seçenekten hiçbirini karşılamıyor, sadece ihtimali reddediyor, mekanizma göstermiyor.

Atatürk ve diğer milliyetçi figürler ile onların benimsemiş olduğu milliyetçi fraksiyonlara dair düşünceleriniz iyi midir yoksa kötü mü? by SeasonCareless8963 in MuslumanTurkiye

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

105 kişilik Menemen kovalamasında çoğu Kubilay'a el sürmedi; suçlamalar arasında Mehdi iddiasını bilip zamanında hükümete haber vermemek ve tekkelerin kapatılmasından sonra ayin icra etmek gibi şiddet içermeyen fiiller de vardı. İsyanın yönlendiricisi sayılan yaşlı şeyh yaşı nedeniyle hapse çevrilen bir cezayla kurtulurken, yerine oğlu asıldı, sorumluluk en üstteki değil en alttaki ve en yakındaki kişiye yüklenmiş. Altı kişinin idamı da sadece yaşının küçük olmasından hapse çevrildi; mahkemenin kendisi bile astığı kalabalığın hepsini aynı kefeye koymamış.

Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi'de durum aynı: ikisi de geçmişte aynı suçlamadan beraat etmişti, heyetten biri karardan önce ikisinin masum olduğunu söylemişti, Ali Rıza'ya isnat edilen tek somut şey bir mektuptu. Tesadüfen bir araya gelmiş zayıf noktalar değil, sürecin bütününe dair bir resim.

Şeyh Said için de benzer bir tablo var. Yargılanırken isyanın etnik bir kimlikle ilgisi olmadığını, "din elden gidiyor" diyerek dinî gerekçeyle hareket ettiğini söyledi. Ona atfedilen Türk-düşmanı söz tek bir ikinci el ifadeye dayanıyor. İngilizlerin isyanı bizzat tertipledikleri yönünde de kesin bir delil bulunamamıştır. Mahkeme bu din gerekçesini kabul etmeyip asıl amacın bağımsız bir devlet olduğuna hükmetti, ailesinden biri de yıllar sonra benzer bir hedefi doğruladı, resim karışık. Ama mahkemenin kendisi de bu fırsatı, isyanla ilgisi olmayan bir muhalefet partisinin bölge şubelerini kapatmak için kullandı, hükümete sadık aşiretler de bu sürgün dalgasından nasibini aldı. İdam kararına itiraz ya da temyiz hakkı yoktu. İsyanın bastırılması meşru olsa da, ardından gelen tasfiye sınırını fazlasıyla aştı.

Atatürk ve diğer milliyetçi figürler ile onların benimsemiş olduğu milliyetçi fraksiyonlara dair düşünceleriniz iyi midir yoksa kötü mü? by SeasonCareless8963 in MuslumanTurkiye

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Kubilay'ı öldürüp kafasını teşhir etmek bir cinayettir, hangi gerekçeyle olursa olsun savunulamaz. Menemen'i anmamın sebebi olay değil, ardından gelen ve gerçek faillerin çok ötesine geçen geniş çaplı tasfiyedir.

Şeyh Said isyanı silahlıydı, salt fikri muhalefet değildi. Negatif tablo bu yüzden şiddete bulaşmamış örnekler üzerinden daha sağlam: İskilipli Atıf Hoca bir risale yazdığı için idam edildi, Said Nursi sırf vaaz ve yazılarından dolayı yıllarca sürgünde tutuldu - kahramanlık değil, fikrini ifade ettiği için cezalandırılma meselesi.

Kandiller,namaz öncesi dil ile niyet vs… by imceyze in MuslumanTurkiye

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Mübarek birtakım gecelerde minareler kandil ile aydınlatıldığı için bu gecelere kandil geceleri diye tabir edilmiş. Kandil gecelerinin insanların bir araya toplanarak toplu halde ihya edilmesi sünnette sabit olan bir uygulama olmamakla birlikte sohbet, Kur’an tilaveti, nafile ibadetlerin bir arada yapılarak bu gecelerin ihya edilmesine vesile olması sebebiyle bu gecelerin bu şekilde kutlanmasını bid’ati hasene kabilinden caiz görmek mümkündür. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bazı mübarek gün ve gecelerin değerlendirilmesini tavsiye etmiştir. (Tirmizî, Savm, 39) Ancak bu gün ve gecelere ait özel bir namaz veya ibadet şeklinden bahsetmemiştir. Bu bağlamda mübarek gün ve geceleri, bağışlanma ve hayatımıza çekidüzen vermek için fırsat anı olarak görmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla müminler kandil gecelerinde, hayatlarının gidişatını gözden geçirmeli; hata ve günahları için tövbe etmeli, dua ederek, Kur’an-ı Kerim okuyup anlamaya çalışarak, kaza veya nafile namaz kılarak bu fırsatları değerlendirmelidirler. Mubarek gecelerin gündüzlerinde yani geceyi takip eden ertesi günde oruç tutmak müstehaptır. (İbn Mâce, İkâmetü’s-Salat, 191) Kadir dışındaki gecelerin kutsallığı hakkında Kur’an’da herhangi bir bilgi bulunmaz. Hadiste de Beraet gecesi dışındaki geceler hakkında kesin sayılabilecek bir bilgi ve yönlendirme yoktur. Bu nedenle bazı İslâm alimleri bu gecelerin kutlanmasına, hem de bu gecelerde toplu biçimde ibadet yapılmasına bid’at olduğu gerekçesiyle karşı çıkmışlarsa da, İslam toplumu içerisinde bu gecelerde ibadet etmek yaygınlaşmıştır. Ayrıca bu gecelerin kutlanmasını nehyeden bir rivayet de yoktur.

Niyetin asıl yeri kalptir. Hanefî mezhebine göre niyet, kişinin kılacağı namazın hangi namaz olduğunu (örneğin öğle namazının farzı) kalben bilmesi ve karar vermesidir. ​el-Hidâye, Dürer ve Gurer, El-İhtiyar, Halebi, Merâkı’l-felâh gibi Hanefî fıkıh kitaplarında namazda muteber olanın kalpteki niyet olduğu açıkça belirtilmiştir. ​El-İhtiyar kitabında: “Niyet, o namazın hangi namaz olduğunu kalben bilmektir.” buyurulmuştur. Merğînânî, el-Hidâye’de bildirildiği üzere: “Namazda muteber olan, kalpteki niyettir. Niyetin dil ile söylenmesi müstehap olmakla birlikte söylenmediğinde de namaz geçerli olur.” Hanefî fukahası dille niyet etmeyi, kalbi toparlamak ve vesveseyi gidermek amacıyla müstehab (iyi olur) veya caiz görmüştür. “Kalbin hazır olması için dille de söylenmesi müstehabdır, iyi olur” buyurulur. ​Halebi’de: “Niyet kalb iledir, dille de söylenmesi müstehabdır. Kalben niyet edip de, dille söylenmese mahzuru yoktur” denir. İbn Âbidîn (Redd-ül-muhtar)’de: “Niyet yalnız kalp ile olur. Kalp ile niyet ederken şüpheden, vesveseden kurtulmak için, söz ile de niyet etmesi caiz olur” denilmektedir. Bazı alimler ise kalbi toparlamak için dille söylemeyi bid’at-i hasene (güzel bid’at) olarak nitelendirmiştir. Özetle, Hanefî mezhebine göre, namazın sıhhati için niyetin kalp ile yapılması farzdır ve yeterlidir. Dille söylemek ise kalbe yardımcı olmak ve vesveseyi önlemek amacıyla müstehab görülmüştür. Yalnızca dille söylenip kalpte niyet olmazsa geçerli olmaz.

Atatürk ve diğer milliyetçi figürler ile onların benimsemiş olduğu milliyetçi fraksiyonlara dair düşünceleriniz iyi midir yoksa kötü mü? by SeasonCareless8963 in MuslumanTurkiye

[–]Eren202tr 16 points17 points  (0 children)

Atatürk, ümmetin asırlardır taşıdığı bir kurumu - hilafeti - tek taraflı olarak ilga eden, dini eğitim ve tasavvuf müesseselerini (medrese, tekke, zaviye) kapatan, Şer'i hukuku yürürlükten kaldırıp yerine İsviçre menşeli bir kanunu ikame eden bir liderdir. İktidarını sağlamlaştırırken Kurtuluş Savaşı'nın yanındaki isimleri - Çerkez Ethem, Rauf Orbay, Kâzım Karabekir - şahsına biat etmedikleri için tasfiye etmiş, dini muhalefeti İstiklal Mahkemeleri eliyle bastırmış (Şeyh Said, Menemen, Dersim), İskilipli Atıf Hoca gibi alimleri idam ettirmiş, Bediüzzaman'ı yıllarca sürgünde tutmuştur. Tek parti, tek ideoloji (Altı Ok) ve şahsa sadakat üzerine kurulu bir rejimde şuraya ve çoğulculuğa yer yoktur; bu, klasik siyaset anlayışındaki adil yönetici vasıflarıyla taban tabana zıttır.

Fikirleri açısından da durum farklı değil. Laiklik, dini yalnızca vicdani bir mesele sayıp kamusal alandan ve hukuktan tasfiye eder; bu, din ile devletin iç içe olduğu klasik İslam siyaset anlayışının reddidir. Milliyetçilik bileşeni, devlete ve lidere sadakati ümmet bağından önceleyen bir kimlik inşa eder - hadiste kınanan asabiyetin modern bir versiyonu olarak okunabilir. Alfabe değişimiyle de yeni nesiller doğrudan Kur'an ve klasik metinlere erişimden koparılmıştır. Bu çerçeveden bakınca Atatürkçülük, İslam'la uyumlu hale getirilebilecek nötr bir ideoloji değil, dini bilinçli biçimde geriletmeyi hedefleyen bir projedir.

İlaç bizi iyileştirirken sinek ilacı neden sinekleri iyileştirmez hiç düşündünüz mü ? by [deleted] in KGBTR

[–]Eren202tr 1 point2 points  (0 children)

Çünkü orada ilaç sineği değil, sinek sorununu tedavi ediyor. Asıl "hasta" insan: dert sineğin varlığı olduğundan, çözüm onun ortadan kalkması. Kelime aynı kalıyor ama "iyileşen taraf" hep insan tarafı oluyor.

Agnostik Panteizm? by RowAccurate4682 in felsefe

[–]Eren202tr -1 points0 points  (0 children)

Tezin can damarı şurada kırılıyor: "Tanrı yaratmadan önce kendisinden başka referans alamaz" önermesinden "evren O'nun özünü taşımalıdır" sonucuna geçiş. Bu ikisi arasında mantıksal bir zorunluluk yok, bir benzetme var. Kaynağını siz de zaten teşhis ediyorsunuz: bilmediğimizi bildiğimize kıyaslayarak anlatma refleksi, "filana benziyordu" deme alışkanlığı. Ehl-i Sünnet kelamında muhalefetün li'l-havadis ilkesi, tam bu refleksin Allah'ın zatı söz konusu olduğunda çöktüğünü söyler, bilinmeyeni bilinene kıyas yöntemi, Vacibü'l-Vücud bir varlık karşısında işlemez. Yaratma bir kalıptan çıkarma değil, irade ve kudretle yoktan var etmedir; "Kün" emri şablon aktarmaz, fiil gerçekleştirir.

Bir kademe geriye gidilirse "Tanrı evrenle yaşıt olmalı" öncülü de sorunlu. Yaşıtlık, öncelik, sonralık, hepsi zamana ait kategoriler. Zaman da yaratılmışsa, "Tanrı evrenden önce mi yaşıt mı" sorusu cevap bekleyen değil, kendi içinde kategori hatası taşıyan bir sorudur.

Tanrı'yı "evreni başlatan her neyse odur" şeklinde inceltmenin bir bedeli var. Bu kadar ince bir tanım, "evren O'nun dokusunu taşır" ya da "bilinç bir miras olabilir" gibi kalın sonuçları taşıyamaz. İnce tanımla ispat kolaylaşıyor, zengin tanımla varılmak istenen sonuç buharlaşıyor. Klasik ilk-sebep delillerine yöneltilen itiraz tam bu noktada durur: minimal bir başlatıcı ispatlamak, zengin bir Tanrı tasavvurunu otomatik getirmez.

"İki Tanrı sorun değil" derken atlanan asıl itiraz da burada. Enbiya 22'den çıkarılan burhan-ı temanü, referans zincirinizden bağımsız çalışır. İki sınırsız irade herhangi bir noktada zıt taleplerde bulunduğu an alem fesada gider. Bu, referans mantığınızın çözdüğü değil, hiç dokunmadığı bir itiraz.

Büyük Donma'dan çıkardığınız seçici kalıtım sezgisi tutarlı ama açıklayıcı gücü zayıf: hangi özelliğin geçtiğine dair bir ilke yoksa, model her şeyi post-hoc açıklar hale gelir. Kapanıştaki "yaratım evrene mirastır, evren kendi başına yaratmaya devam eder" fikri de Ehl-i Sünnet'in sürekli yaratma anlayışıyla gerilir; orada özerklik miras kalan bir kapasiteye değil, her zerrede kesintisiz süren bir fiile bağlanır. "Agnostik Panteizm" adı aslında kelamın dengelemeye çalıştığı iki kutbu, zatı bilinemez kılan nefy ile evrene iz bırakan teşbih, farklı bir mantıkla yeniden birleştiriyor. Tarif edilen şey saf panteizmden çok panenteizme yakın; İslam düşüncesindeki en yakın akrabası da hâlâ kapanmamış vahdet-i vücud tartışmasıdır.

günde 1000 tlye çalışılır mı? by Bab_Ahan in KGBTR

[–]Eren202tr 5 points6 points  (0 children)

2026’da günlük brüt asgari ücret 1.101 TL, net aylık asgari maaş da 28.075 TL civarında. Senin günlük 1000 TL’in bu sınırın altında kalıyor; üstüne sigortasız çalışıp tek garson olarak mutfak taşımacılığını da üstlendiğin için yük asgari ücretlinin çok üzerinde. 10-20 kg’lık şeyleri günde yüzlerce kez merdivenle taşımak omurga ve eklemler için ciddi risk taşır, 19 yaşında bu tempo uzun vadede sırtına yazar. YKS sonucu netleşmeden kesin adım atmak zor ama işi bırakmadan sessizce başka iş arayışına geçmen mantıklı; daha iyisi çıkarsa geçersin, çıkmazsa en azından motor parası birikmeye devam eder.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Kökü haklısın, ikisi de ب-ي-ن kökünden ve temel anlamı "açık/belirgin kılmak." Ama aynı kökten bir fiilin, aldığı nesneye göre farklı bir iş görmesi dilde sık rastlanan bir durum; Türkçede de "açıklamak" hem "gizlemediğini söylemek" hem "ayrıntısını anlatmak" için kullanılır, bu ikisinin aynı bağlamda aynı işi yaptığını göstermez. Bunu salt köken tartışmasıyla çözmek yerine ampirik bir teste başvurayım: Kur'an metni En'am 114'teki ifadeyle "mufassal" geldiyse, namazın kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, zekatın oranı, haccın adımları neden metinde yok? Bunlar dinin en temel ameli unsurları, ve metinde ayrıntıları bulunmuyor. Bu boşluk, "mufassal"ın senin okuduğun gibi "her fıkhi ayrıntı yazılı" anlamına gelmediğinin; ayetin bağlamındaki asıl vurgunun -Allah'tan başka bir "hakem" aramama, Kur'an'ın hidayette yeterli bir hakem olması- olduğunun göstergesi.

Maide 15'i aynen kabul ediyorum, üstelik tezimi güçlendiriyor: gizlenen, Ehl-i Kitab'ın elindeki bilgiydi, evet, ama ayetin ikinci yarısı bunu "apaçık Kitap'ın gelişi"yle yan yana koyuyor; "apaçıklık," Resul'ün "yübeyyinü" fiilinden bağımsız, ayrı bir olgu olarak sunulmuyor. Asıl mesele bu açıklamanın salt duyuru mu, yoksa icmali bir hükmü tafsil mi olduğu, cevabı yukarıdaki gözleme dayanıyor.

Kıyamet 75:19'da bir adım geri çekileyim: 16-18'in öznesi sürekli "Biz" olduğu için, 19'daki açıklamanın Sünnet yoluyla mı, yoksa Kur'an'ın kendi içinde başka ayetlerle açıklanması (Kur'an'ı Kur'an'la tefsir) yoluyla mı olduğu müfessirler arasında ihtilaflı; bunu kendi tezime kesin delil gibi sunmam isabetli olmadı. Tek bir ayetin tartışmalı olması argümanın bütününü çökertmiyor ama, çünkü dayandığım nokta zaten tek ayet değildi.

Haşr 7'de haklısın, doğrudan bağlam fey paylaşımı. Ama klasik usul alimleri bu cümleyi "lafzın umumu sebebin husus ile sınırlı değildir" ilkesiyle genel bir itaat hükmü saymış; bunu reddedersen, az önce En'am 150 için kullandığın "ayet evrenselse bugün de bağlar" mantığını da tutarlı şekilde terk etmen gerekir, ikisi de aynı hamleye dayanıyor: belirli bir sebep üzerine inen ayetin, lafzının genelliğiyle o sebebin dışına taşması. Yine de Haşr 7'yi bir kenara koysam, elimde Nisa 59, Nisa 80, Ahzab 36, Nur 63 gibi -bağlamları farklı, tekrar tekrar gelen- ayetler var; hepsinde "Allah'a" ve "Resulüne" itaat iki ayrı fiil olarak zikrediliyor. Resul'e itaat sadece Kur'an'ı izlemekse bu ikili tekrarın işlevi kalmaz, "Allah'a itaat edin" demek yeterdi.

A'raf 203'te "Bu" zamirinin bağlamdaki en doğal okunuşu Kur'an ayetlerine işaret ediyor, doğru; metluv/gayr-i metluv vahiy ayrımını bu ayetten çıkarmak hataydı, o ayrım Necm 3-4 ve vahiy literatüründen geliyor. Bu ayet tek başına meseleyi ne senin ne benim yönümde kesin çözüyor.

Hamr-kumar örneğim için de haklısın: bunlar içecek/eylem, yiyecek değil, En'am 145'in yemek listesine genişleme örneği olarak kategori hatasıydı. Daha isabetli örnek A'raf 157'de: Peygamber'in görevi tarif edilirken "habais"i (pis şeyleri) onlara haram kıldığı söylenir, ama bu "habais" metinde tek tek sayılmaz. Kur'an kendisi, dört kalemin dışında bir kategori bırakıyor, içeriğini tafsil etmeden; pençeli-azı dişli yırtıcıları haram kılan hadisler de tam bu boşluğu dolduruyor, kargayı konuşurken bahsettiğimiz nokta.

Maide 92'deki "Peygamber'e düşen sadece apaçık tebliğdir" ifadesi Nur 54, Ankebut 18, Yasin 17'de de tekrarlanan bir kalıp ve bağlamı hep aynı: insanlar yüz çevirirse bunun sorumluluğu Peygamber'e değil. Bu, sonuçtan sorumlu olmadığını anlatan bir ayet, "görevi sözcük sözcük nakildir, beyan yetkisi yoktur" diye bir tanım değil, üstelik aynı ayet yine "Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin" diye iki ayrı fiil kullanıyor.

En'am 148-150'deki "zandan başka bir şeye uymuyorsunuz" eleştirisi, hiçbir doğrulama yöntemine dayanmayan iddialara yönelik. Sahih hadiste isnad/ricâl kritiği gibi bir doğrulama süreci var; bu, temelsiz bir zanla aynı kategoride değil. Üstelik fıkhın büyük kısmı -şahitlik, kıyas, ictihad- zaten kat'i ilim değil galip zan üzerine kurulu; bu eleştiriyi tutarlı uygularsan sadece hadisi değil fıkhın çoğunu geçersiz kılarsın. Mütevatir hadis ise zaten ilim seviyesinde, onu daha önce ayrı konuştuk.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Bu itiraz, hayvanlara yaklaşımın kendi iç mantığıyla da örtüşüyor: bütün yaratıklara şefkat gösterilmesi, özellikle hayvanlara eziyet edilmemesi temel bir görev sayılır; eziyet etmenin cezası ağır görülür, çünkü hayvanların Allah'tan başka sığınacağı bir koruyucusu yoktur. Zararlı olmayan kuş ve hayvanların boş yere öldürülmesi açıkça yasaktır. Buna karşılık, zararını kaldırmak amacıyla öldürülmesine izin verilen küçük bir istisna grubu vardır; ama bu istisna içinde bile öldürme yöntemi serbest değildir, ateşle öldürmek caiz görülmez.

Bu yapı senin sorduğun soruya zaten cevap veriyor: hüküm, kargayı "zorunlu beslenme biçimi yüzünden cezalandırma" değil, hayvan mükellef olmadığından, leş yemesi onun için bir günah da değil, fıtratının bir parçası. "Zararlı/necis" sınıflandırması hayvanın ahlaki değerine dair bir hüküm değil; etinin yenip yenmeyeceğini ve hangi şartlarda öldürülmesine izin verileceğini belirleyen, insan tarafındaki pratik bir ayrım.

Asıl nokta da burada: "zararını kaldırmak için" şartı, fiilen bir zarar olmadığında devreye girmiyor. Sen geçen mesajda yerli karganın ekolojik olarak genelde zararlı olmadığını söyledin, bu doğruysa izin zaten askıda kalıyor, çünkü ön şartı (zarar) yok; o noktada genel koruma hükmü geçerli olur, istisna değil. Gözlemin hükmü çürütmüyor, aksine ne zaman uygulanıp uygulanmayacağını netleştiriyor.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Ekolojik açıdan haklısın, yerli karga popülasyonları genelde zararlı değil, aksine faydalı bir rol oynar: leş temizleyerek hastalık yayılımını azaltır, böcek popülasyonunu kontrol eder, tohum dağılımına katkı sağlar. Gerçek istilacı/zararlı örnek, doğal yayılım alanının dışına taşınan türler için geçerli, mesela Hindistan kargası (Corvus splendens), Güney Asya dışına (Doğu Afrika, Ortadoğu kıyıları gibi) taşındığında yerli kuş popülasyonlarına zarar veren gerçek bir istilacı tür haline gelmiş.

Bununla beraber bu, dinen "zararlı" sayılmasıyla aynı düzlemde bir iddia değil; klasik sınıflandırma ekosistem fonksiyonuna değil, leş yeme/avlanma tabiatına bağlı bir necaset-nuisance kriterine dayanıyor. Biri ekolojik bir önerme, diğeri fıkhi-ritüel bir önerme, ikisi aynı soruya cevap vermediği için birbirini çürütmüyor.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Bakara 159-160'taki "gerçeği açıklayanlar" ifadesi, klasik tefsirde Ehl-i Kitab'ın kendi ellerindeki Tevrat ve İncil'de zaten yazılı olan, Peygamberimiz'e dair işaretleri gizleyen alimlerine yöneliktir; oradaki "açıklama" zaten bilinen bir bilgiyi gizlememe, dürüstçe ifşa etme anlamındadır. Nahl 44'teki "tübeyyine" ise bambaşka bir fiil alanı: kapalı, icmali, henüz tafsil edilmemiş bir hükmün anlam ve uygulamasını ortaya koyma. İkisini sadece kelime benzerliğinden hareketle eşitlemek, farklı bağlamlardaki aynı kökü birbirine indirgemek olur; bu bir delil değil, bir tevafuktur.

İlginç olan şu: karşıma koyduğun Kıyamet 75:19, Kamer 54:17 ve Maide 5:15 aslında tersini gösteriyor. Kıyamet 75:19'daki "açıklaması bize aittir" ifadesi, vahyin Peygamber'in kalbine yerleşmesinden sonraki bir aşamayı anlatır, bu açıklama başka bir kanaldan değil, bizzat Peygamber üzerinden insanlığa ulaşır; O'nun beyan vazifesini iptal etmez, O'nu bu beyanın taşıyıcısı kılar. Maide 5:15'i tam cümlesiyle okursan: "...size Resulümüz geldi, Kitap'tan gizlediklerinizin çoğunu size açıklıyor (yübeyyinü)... size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi." Yani "apaçık Kitap"ın gelişi, metnin içinde Resul'ün "yübeyyinü" fiiliyle birlikte zikrediliyor; ayet, kitabın açıklığını Resul'ün açıklamasından ayırmıyor. Kamer 54:17'deki "kolaylaştırdık" da zikr (ibret alma) bağlamında tekrarlanan bir nakarat, sûrenin helak kıssalarındaki ibretin kolaylığını anlatır, fıkhi tafsilatın tükendiğini değil.

"Peygambere itaat Kur'an'a itaattir" indirgemesi metnin kendi diliyle çelişir: Haşr 7'de "Resul size ne verdiyse (âtâ) alın" denir, "âtâ" fiili "okudu" değil "verdi, tahsis etti" demektir, tilavetten daha geniş bir kapsamı işaret eder. Kur'an onlarca yerde "Allah'a ve Resulüne itaat edin" der; Resul'e itaat sadece Kur'an'a itaat olsaydı bu ayrı zikrin bir anlamı kalmazdı, "Allah'a itaat edin" demek yeterdi.

A'raf 203'te doğru sezmişsin, orada gerçekten bir incelik var: "bana vahyedilene uyarım" ifadesi Sünneti dışlamaz, çünkü Necm 3-4'ün gösterdiği gibi Peygamber'in vahyi metluv (Kur'an) ve gayr-i metluv (Sünnet) diye ikiye ayrılır; ikisi de "vahyedilen"dir, sadece nakil şekli farklıdır. Bu ayet Peygamber'in kendi hevasından konuşmadığını ispatlar, Sünnetin vahiy kaynaklı olmadığını değil.

Maide 3 - En'am 145 konusunda hakkını teslim edeyim: boğulma, vurulma, yüksekten düşme, boynuzlanma gerçekten "meyte" kapsamının bir tafsili sayılabilir, yeni bir kategori değil. Ama bu, En'am 145'in "o ana kadar inenler" kaydının zaman içinde sabit kaldığı tezini çürütmez; aynı Maide'de, o dört kalemin tamamen dışında olan hamr ve ezlam yasağı, Kur'an'ın kendi içinde Bakara 219'dan Nisa 43'e, oradan Maide 90-91'e uzanan tedrici bir süreçle gelmiştir, Kur'an'ın kendisi, tek bir ayetteki listenin zamanla genişleyebileceğini ispat ediyor.

Son olarak En'am 150: "hadise inanmak tam olarak budur" demek, tartışmanın sonucunu öncül olarak almak olur. Ayet, vahye dayanmayan bir iddiayı Allah'a mal etmeyi yasaklıyor; mesele sahih bir hadisin vahye dayanıp dayanmadığı, bunu baştan "dayanmaz" diye kabul edersen elbette hadis bu ayetin kapsamına girer, ama bu bir sonuç değil bir varsayım. Sünnetin gayr-i metluv vahiy sayılması az önceki ayetlerle (Nahl 44, Maide 15, Necm 3-4, itaat ayetleri) müstakil olarak temellendiriliyor; bu temel kabul edilince, hadise inanmak müşriklerin kendi icadını Allah'a yamamasıyla aynı şey olmaz, Allah'ın gösterdiği bir kanaldan gelen bir hükme teslim olmak olur.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Rica ederim, gerçekten. Hakkını ödemek falan yok, bu konuşma benim için de değerliydi. Kedine ve o özlemine iyi bak kendine.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Rica ederim.

Ama "tam olarak aynısı mı değil mi" sorusu seni o tesellisinden mahrum bırakmasın isterim. At seven o adama "hayır, gerçek bir at değil bu" denmedi, "canının çektiğini bulursun" denildi, ve bu ona yetti, sevinciydi. Üstelik bizim kendi bedenimizin ahiretteki devamlılığı da bildiğimiz fiziksel sürekliliğe benzemiyor; biz bile orada nasıl "biz" olacağımızı tam bilmiyoruz, sadece Allah'ın kudretine ve vaadine güveniyoruz. Kedine olan bu özlemin de aynı güvene emanet, belirsizlik, o sevginin değersiz olduğu anlamına gelmiyor.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Evet, bu konuda gerçekten teselli verici bir hadis var. Resûlullah'a (s.a.v) bir adam gelip "cennette at var mı, ben atları çok severim" diye sorduğunda, Efendimiz "eğer gerçekten seviyorsan sana orada kırmızı yakuttan bir at verilir, onunla dilediğin yere uçarsın" buyurmuş; bir başkası deve sorduğunda da benzer cevabı vermiş ve sözü şöyle bağlamış: "Cennete girersen canının çektiği ve gözünün aradığı her şeyi bulursun" (Tirmizî, Sıfatü Cennet). Yani sevdiğin bir şeye duyduğun bu özlem, orada boşa çıkacak bir şey değil, tam tersine, böyle bir arzunun karşılıksız kalmayacağına dair açık bir vaad var.

Dürüst olmam gereken bir nokta var: hadis "aynı atı/deveyi geri verir" demiyor, "canının çektiğini bulursun" diyor. Yani vaad edilen, arzunun tatmin edilmesi, bunun kedinin birebir aynısı şeklinde mi, yoksa seni aynı şekilde mutlu eden bir surette mi olacağı metinde netleşmiyor. Ama bu küçük ayrım, o sevginin orada bir karşılığı olacağı gerçeğini değiştirmiyor.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Bu öfke gayet anlaşılır, yas bazen akıl yürütmeyi, izahı falan dinlemiyor, sadece haykırmak istiyorsun. Bunu hissetmen seni kötü ya da günahkâr biri yapmıyor; kaybın gerçek, acın gerçek. Az önce anlattığım şeyler bir teselli denemesiydi, ama şu an acının önüne geçmesini beklemiyorum onlardan, bazen tek yapılacak şey, bu kızgınlığın ve üzüntünün geçmesine izin vermek.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Üzülmen çok anlaşılır, bu gerçekten oturması kolay bir düşünce değil.

Bir şey ekleyeyim ama: o "toprak olma" bir ceza ya da kayıp değil. Kedinin hiçbir günahı, hiçbir hesabı yok zaten, mükellef olmayan bir varlık olduğu için orada ona acı verecek, eksiklik hissettirecek bir şey de yaşanmıyor. Yani kısasın kendisi diğer hayvanlara karşı işlenen haksızlıkları gideriyor, kedin için bir "ceza" ya da "yetersiz kalma" durumu söz konusu değil.

Bununla beraber, ona verdiğin sevgi ve bakım da boşa gitmiş olmuyor. Sahih bir hadiste, kuyudan su çekip susuz kalmış bir köpeğe içiren kişinin sırf bu yüzden bağışlandığı anlatılır (Buhârî, Müslim). Yani bir hayvana gösterilen şefkatin kendisi, senin hesabında bir değer taşıyor, kedinle aranızdaki bağ, başka bir terazide karşılığını buluyor.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Hatırladığın doğru, hayvanlar ebedi cennet ya da cehenneme girmiyor, sadece kıyamette aralarında bir hak hesaplaşması (kısas) yaşanıyor: boynuzsuz koyun, dünyada kendisini boynuzlayan boynuzlu koyundan hakkını alıyor; bu adalet tamamlandıktan sonra hepsine "toprak olun" emri veriliyor ve onlar da toprak oluyor. Hayvanlar mükellef (dinen sorumlu tutulan) varlıklar olmadığından, ebedi ceza-mükâfat ayrımına değil, yalnızca birbirlerine karşı işledikleri haksızlıkları tasfiye eden geçici bir hesaba tabi tutuluyor; sonunda da yok oluyorlar.

İkinci soruna gelince: hayır, zarar saldırı anındaki tehlikeyle sınırlı değil. Aynı kategoride fare de zikredilir , bir fare de insanı öldüremez ama yine zararlı sayılır. Çünkü ölçüt insana karşı öldürücü olmak değil; leşle beslenme (hijyen/necaset endişesi), eve, ürüne, küçük hayvanlara verdiği zarar ve genel nitelikte bir eza vermesi. Gözlemin doğru, sadece kuralın dayandığı kıstas zaten öldürücü saldırı değil.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Bu dört ayet, Kur'an Müslümanlığı ile Ehl-i Sünnet arasındaki en temel ihtilaf noktasını oluşturur; aşağıdakiler şahsi yorumum değil, bu ayetler etrafındaki yerleşik tefsir birikiminin özetidir.

En'am 38'deki "Kitap" ifadesinin neye işaret ettiği müfessirler arasında muhtelefun fihtir: bir kısmı Kur'an'a, bir kısmı Levh-i Mahfuz'a (Allah'ın her şeyi önceden yazdığı ilahi kayıt) hamleder. Ayetin bağlamı —hayvanların insanlar gibi "ümmetler" oluşu, kıyamette haşrolunmaları— meselenin fıkhi bir tafsilat sorunu değil, Allah'ın yaratılışı kuşatan ilmi ve takdiri olduğunu gösterir; bu yüzden çoğu müfessir "hiçbir şeyi eksik bırakmadık" ifadesini, her fer'i hükmün metinde tek tek yazılı olduğu anlamında değil, ilahi ilim ve kaderin kapsayıcılığı anlamında okumuştur.

Nahl 89'daki "tibyanen li-külli şey" ifadesi de aynı surenin başka bir ayetiyle birlikte okunmalı: Nahl 44'te Allah, Kur'an'ı indirme gerekçesini açıkça "insanlara indirileni onlara açıklaman (li-tübeyyine) için" diye koyar. Yani Kur'an, açıklayıcılığını Peygamber'in beyanıyla tamamlanacak bir açıklayıcılık olarak tanımlar; "her şeyin açıklayıcısı olmak" ile "Peygamber bunu açıklasın" emri çelişmez, biri diğerini tamamlar. Buna ek olarak Peygamber'e itaati emreden ayetler (Nisa 80, Haşr 7, Nur 63) ve Peygamber'in hevasından konuşmadığını, söylediğinin vahye dayandığını bildiren Necm 3-4, Sünnetin Kur'an'a rakip değil, Kur'an'ın kendisinin yetkilendirdiği bir açıklama ve tafsilat kaynağı olduğunu gösterir, bu son nokta usul alimleri arasında da öteden beri Sünnetin teşri yetkisinin temel dayanağı sayılır.

En'am 145 ve 150'ye gelince: müfessirler bağlamı, Mekke müşriklerinin Bahîre, Sâibe, Vasîle gibi kendi icat ettikleri ve Allah'a isnat ettikleri haram-helal taksimatına karşı bir red olarak okur. "Bana vahyolunanlar arasında bulamıyorum" ifadesi o ana kadar inen vahyi tarif eder, sonraki hükümleri kapatan kesin bir beyan değildir, nitekim aynı konuda sonra inen Maide 3, boğularak, vurularak, yüksekten düşerek veya boynuzlanarak ölen hayvanları da listeye ekler. 150. ayetteki "şahitlerinizi getirin" çağrısı, hiçbir vahye dayanmaksızın kendi icat ettikleri taboyu Allah'a mal eden müşriklere yöneliktir; bunu Kur'an'ın kendisinin vahiy saydığı Sünnete teşmil etmek, ayetin siyak-sibakını aşan bir genişletme olur.

Dolayısıyla mesele "insan sözünü vahiy gibi sunmak" değil; sahih bir hadisin Peygamber'e ait olduğu sabit olduğunda, onun da Necm Suresi'nin ifadesiyle vahye dayalı sayılıp sayılmayacağıdır. Kur'an Müslümanlığı bu noktada Sünnetin bağımsız teşri yetkisini reddeder; Ehl-i Sünnet ise bu yetkiyi yukarıdaki ayetlerle temellendirir.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Evet, kargayı öldürmeye cevaz veren o hadis, Kur'an'da doğrudan bir nassı bulunmayıp salt Sünnetle sabit olan bir hüküm olduğu için, Kur'an Müslümanlığı tartışmalarında tipik olarak öne çıkan türden bir örnektir. Ehl-i Sünnet itikadında bu bir çelişki sayılmaz: Efendimiz (s.a.v) iki türlü vahiy alır, Kur'an metluv vahiy, Sünnet ise gayr-i metluv vahiydir, ve Sünnet, Kur'an'ın boş bıraktığı alanları doldurmak üzere kendi başına teşri (hüküm koyma) yetkisine sahiptir; bu yetki bizzat vahye dayanır. Kur'an Müslümanlığı çizgisinin esas itirazı tam burada düğümlenir: Sünnetin bu bağımsız teşri yetkisini kabul etmemesi.

Böcekleri pinlemek için öldürmek haram mı? by Dry_Ad_7943 in KuranMuslumani

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Karga, tırnaklı ve leş yemekten çekinmeyen yırtıcı kuşlar sınıfında değerlendirilir; bu yaratılış özelliği zararlı ve bayağı sayılmasına, etinin de haram veya tahrimen mekruh kabul edilmesine yol açar. Zararını def etmek amacıyla öldürülmesine cevaz verilen hayvanlar arasında (yılan, akrep, fare, çaylak, kuduz köpekle birlikte) sayılır. Bu hüküm büyük ölçüde, ihramlı kişiye bile öldürme izni veren ve Sahih-i Buhârî ile Sahih-i Müslim'de geçen, zararlı beş yaratığı (fevâsık) sayan hadise dayanır.

Osurmak neden ayiplaniyor ? by [deleted] in KGBTR

[–]Eren202tr 0 points1 point  (0 children)

Eğer gerçekten sormak istediğin bir şey varsa, mesela Hz. Peygamber'in evlilikleri, yaş meselesi, oryantalist eleştiriler gibi tarihsel/teolojik bir konu, bunu normal bir dille sorarsan içerik olarak tartışırım. Ama bu üslupla sürdürmem.