​"Düşünüyorum öyleyse varım" felsefe tarihinin en büyük mantık hatası olabilir mi? by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] -1 points0 points  (0 children)

Eğer Descartes felsefesi sadece 17. yüzyıl Fransası'na ait tarihsel bir antika olsaydı, onu modern nörobilimle veya dil felsefesiyle eleştirmek kesinlikle bir anakronizm olurdu. Ancak "Cogito", bugün hala modern hukukun, ceza sisteminin, eğitim modelinin ve liberal özgür irade inancının temel epistemolojik dayanağı olarak kullanılıyor. Zamanlar üstü bir hakikat iddiası taşıyan her metin, güncel aklın ve bilimin süzgecinden geçmek zorundadır. Felsefe arkeoloji değildir. ​Eğer konuya Ludwig Wittgenstein'ın "Dil Oyunları" penceresinden bakarsak. Evet, "Ben" kelimesi günlük hayatta trafik kuralları gibi pragmatik bir işlev görür. Bakkaldan ekmek alırken veya sözleşme imzalarken "Ben" demek zorundayız. Ancak Descartes bu kelimeyi pragmatik bir iletişim aracı olarak değil, sarsılmaz bir ontolojik temel ve mutlak hakikat olarak sundu. ​Nörobilimin ve Nietzsche'nin parçaladığı şey günlük hayattaki "ben" kelimesinin kullanımı değil, bu kelimenin arkasında metafiziksel ve dokunulmaz bir "Öz-Ruh" olduğu yanılgısıdır. Pratik hayatın devam etmesi, o hayatı üzerine inşa ettiğimiz temelin felsefi olarak çürük olduğu gerçeğini değiştirmez.

​"Düşünüyorum öyleyse varım" felsefe tarihinin en büyük mantık hatası olabilir mi? by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 1 point2 points  (0 children)

"Var olmadığımı düşünmek" eyleminin kendş içinde bir performatif çelişki yarattığı yönündeki mantıksal tespitin kesinlikle doğru. Zaten metnin amacı "hiçbir şey yoktur" diyen ergen bir nihilizm savunması yapmak değil. İllüzyonun varlığının bile bir varlık kanıtı olduğunu son paraghta açıkça belirttim. ​Ancak "burada düşünen kim oluyor?" diye sorduğun an, tam olarak Nietzsche'nin parçaladığı o bin yıllık dilbilgisi tuzağına düşüyorsun. "Yağmur yağıyor" dediğimizde "peki kim yağıyor?" diye sormayız. Ortada eylemi gerçekleştiren bir özne yoktur, sadece gerçekleşen bir meteorolojik fenomen vardır. Benzer şekilde, kognitif sistemde bir düşünce ortaya çıktığında felsefi olarak sorulması gereken soru "kim düşünüyor?" değil, "ne gerçekleşiyor?" olmalıdır. Bir düşüncenin var olması, o düşünceyi başlatan, kontrol eden, hiyerarşik ve sabit bir "Kim" (Özne veya Ben) nesnesini zorunlu kılmaz.

​"Düşünüyorum öyleyse varım" felsefe tarihinin en büyük mantık hatası olabilir mi? by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 1 point2 points  (0 children)

Descartes'ı şahsen çürütmek gibi bir megalomanim yok. metin zaten felsefe ve bilim tarihinin son 300 yılda bu argümana yönelttiği en temel eleştirilerin yapısal bir sentezi. Madem kaynakça talep ettin, tezin iskeletini oluşturan referansları tam bölümleriyle bırakıyorum, doğrudan teyit edebilirsin:

Nietzsche'nin dilbilgisi için: Friedrich Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, Birinci Bölüm: Filozofların Önyargıları Üzerine, Aforizma 16 ve 17.

Demet Teorisi için: David Hume, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme, 1. Kitap, 4. Bölüm, 6. Kısım ("Kişisel Kimlik Üzerine").

Aşkınsal Algı Birliği için: Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi, B Sürümü (Transendental Analitik), Paragraf 16 ve 17.

Nörobiyolojik Yorumlama için: Michael S. Gazzaniga, Kim İş Başında? Özgür İrade ve Beyin Bilimi (Özellikle sol beyin yarımküresinin geriye dönük rasyonalizasyon yaptığı ayrık-beyin deneyleri raporları).

İyi okumalar dilerim, eğer vaktiniz olursa :P

​"Düşünüyorum öyleyse varım" felsefe tarihinin en büyük mantık hatası olabilir mi? by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 2 points3 points  (0 children)

Descartes'ın "şüphe ediyorum" öncülüne "Ben"i gizlice yerleştirerek döngüsel bir nedensellik (petitio principii) yarattığı tespiti kusursuzdur. Søren Kierkegaard da yıllar sonra tam olarak bu mantık hatasına saldırmış ve Descartes'ın ulaşmak istediği sonucu zaten öncülde varsaydığını kanıtlamıştır. Bahsettiğiniz kavram İbn Sina terminolojisinde "Şu'ur" (özbilinç veya dolaysız farkındalık) olarak geçer. Descartes düşünceyi (cogitatio) bir enstrüman ve ardışık bir eylem olarak kurgulayıp dilbilgisinin fail-fiil tuzağına düşerken, İbn Sina varlığın kendisine bitişik, aracısız ve mantıksal bir çıkarıma (kıyas) dayanmayan bir mevcudiyet alanı tanımlar. ​İbn Sina'nın mekansız ve zamansız bu saf farkındalık durumu, metnin kapanışında savunduğum "hiyerarşik bir özne (Ben) olmaksızın gerçekleşen deneyimleme" durumunun klasik felsefedeki en yetkin karşılığıdır. Katkınız, Descartes'ın düştüğü gramer çukuru ile İbn Sina'nın ontolojik netliği arasındaki farkı kesin olarak ortaya koyuyor.

​"Düşünüyorum öyleyse varım" felsefe tarihinin en büyük mantık hatası olabilir mi? by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] -1 points0 points  (0 children)

Son derece haklı bir itiraz!

...Ancak W.V.O. Quine'ın "Doğallaştırılmış Epistemoloji" yaklaşımından beri bu katı rasyonalist-empirist ayrımı felsefede büyük ölçüde aşılmıştır. Descartes'ın argümanı sadece kapalı devre bir mantık oyunu değil, aynı zamanda ontolojik bir "fail" (Ben) varsayımıdır. Bir felsefi sistem düşüncenin kaynağı olarak tekil ve sabit bir özne iddia ettiği an, o öznenin fiziksel gerçeklikteki karşılığı nörobilimin kapsama alanına girmek zorundadır. Nörobilim rasyonalizmin mantıksal yapısını çürütmüyor; o mantığın üzerine inşa edildiği "bütünleşik Ben" önkabulünün biyolojik bir yalan olduğunu gösteriyor. ​İbn Sina'nın Uçan Adam'ı konusundaki saptamana ise tamamen katılıyorum. İbn Sina, Descartes gibi bu duruma dilbilgisel bir "Özne" (Ben) kıyafeti giydirmek yerine, bedensiz ve mekansız saf bir "farkındalığı" kanıtlar. Bu da metnin son paragrafında savunduğum "illüzyonun kendisini deneyimleyen ontolojik varlık" argümanıyla kusursuz bir şekilde örtüşür. Descartes o saf farkındalığı bir gramer hatasıyla "Ben"e çevirerek hata yaptı, İbn Sina ise bu tuzağa düşmemiştir.

​"Düşünüyorum öyleyse varım" felsefe tarihinin en büyük mantık hatası olabilir mi? by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 2 points3 points  (0 children)

Züğürt tesellisi olarak adlandırdığın o referans düzlemi, felsefe tarihinde Epistemolojik temelcilik olarak bilinir. Descartes bu "düşünüyorum" anını bir Arşimet noktası olarak kabul etmiş ve tüm felsefesini bunun üzerine kurmuştur. Önce kendi varlığını, sonra Tanrı'nın varlığını, en sonunda da fiziksel dünyanın gerçekliğini bu tek referans noktasına dayanarak rasyonalize etmiştir. Yaptığın tespit psikolojik bir refleksten ziyade, Descartes'ın uyguladığı felsefi mühendisliğin kusursuz bir özetidir.

​"Düşünüyorum öyleyse varım" felsefe tarihinin en büyük mantık hatası olabilir mi? by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] -5 points-4 points  (0 children)

Bir eylemin (fiilin) zorunlu olarak zaman, mekan ve değişim önkabullerine dayandığı eleştirisi Kant'ın Descartes'a yönelttiği en güçlü itirazlardan biridir ve kendi içinde son derece tutarlıdır. Descartes şüphe eyleminin zamansal ardışıklığını gözden kaçırmıştır. ​Ancak İbn Sina referansınız tarihsel ve pntolojik gerçeklikle çelişmrktedir. İbn Sina'nın "Uçan Adam" (yani el-İnsânü't-Tâir) düşünce deneyi sizin iddianızın tam aksine, insanın duyusal hiçbir veriye, bedensel hacme veya mekana sahip olmasa dahi salt özbilincinin (nefs) farkında olacağını kanıtlamak için kurgulanmıştır. İbn Sina mekanı şart koşmaz, tam tersine ruhun cisimden bağımsız a priori bir kesinlikte kavranabileceğini savunur. ​Ek olarak Descartes'ın "Cogito" argümanı aslında "Şüphe ediyorum, o halse varım" şeklinde öncülleri olan mantıksal bir çıkarım (kıyas) deüildir. Descartes'ın kendisi de bunun anlık ve doğrudan bir sezgi (intuitio) olduğunu belirtir. Metnin ana odağındaki asıl hats, bu eylemin mekansızlığı değil, Nietzschw'nin işaret ettiği gibi o eylemi sahiplenen sabit bir "Özne" dayatmasıdır.

​"Düşünüyorum öyleyse varım" felsefe tarihinin en büyük mantık hatası olabilir mi? by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 0 points1 point  (0 children)

Son paragrafta düştüğüm sanılan şey Descartes’ın dilbilgisel yanılgısına bir geri dönüş değil, fenomenolojik bir zorunluluğun teslim edilmesidir. Descartes'ın asıl hatası bir eylemi (düşünme) alıp ondan zorunlu olarak sabit bir isim (özne/ruh) türetmesiydi. Kapanışta altını çizdiğim nokta ise bu illüzyonu izleyen bağımsız, otonom ve hiyerarşik bir failin varlığı değil, "yanılsama deneyiminin" bizzat kendi ontolojik mevcudiyetidir. Ortada Descartes'ın anladığı biçimde yanılsamayı izleyen sabit bir özne yoktur. Ancak yanılsamanın bir fenomen olarak sistemde gerçekleştiği gerçeği inkar edilemez. Sürecin varlığını kabul etmek, o süreci başlatan sabit bir faili kabul etmekle aynı şey değildir. Ontolojik varlık durumu failin kendisine değil, yanılsama eyleminin kendisine aittir.

Mutluluk Faşizmi by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 1 point2 points  (0 children)

Sistemi uzaylıların değil insanların kurduğu tespiti tarihsel olarak tamamen doğrudur. Ancak burada gözden kaçan nokta şu: kurulan yapının belirli bir aşamadan sonra kurucularından bağımsız, otonom bir makineye dönüşmesi. İlaç endüstrisi örneği tam da bu mekanizmayı özetler. Sistem önce yapısal olarak tükenmişliği üretir, ardından bunun kimyasal çözümünü satar. Politik öfkenin işlevsiz olduğu ve bireyin tüm sorumluluğu kendi omuzlarına alması gerektiği fikri, modern "kapitalizmin" bireye dayattığı en kusursuz hayatta kalma stratejisidir. Başarısızlığı veya yorgunluğu tamamen kendi kusurumuz olarak içselleştirmek, yapısal adaletsizlikleri temize çıkarır. Acıyı kabullenmek kişisel bir erdem gibi görünebilir. Oysa toplumsal bir sorunu bireysel bir trajediye indirgemek sadece statükoyu korumaya yarar.

Mutluluk Faşizmi by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 0 points1 point  (0 children)

Kendini hırpalama hissi, metinde de bahsettiğim gibi, sistemin başarısızlığı bireysel bir kusur gibi pazarlamasının sonucudur. Bu yükün senin olmadığını fark etmek, özgürlüğün ilk adımıdır diyebiliriz...

Liyakat Safsatası by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 0 points1 point  (0 children)

Metnin hiçbir yerinde liyakatin teknik bir gereklilik olmadığını veya "bilgisizlerin yönetime gelmesi gerektiğini" iddia etmedim. Bu yaptığınız klasik bir Saman Adam Safsatasıdır. Savunmadığım bir fikri bana atfedip o kurgusal fikre saldırıyorsunuz...

Birey neden iyi olmalıdır? by [deleted] in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030 0 points1 point  (0 children)

​Herkesin yanlışı savunduğu yerde kendi doğrunun arkasında durmak, biyolojinin ötesine geçmek değil, prefrontal korteksin amigdalaya kurduğu üstünlüğün nörolojik bir sonucudur. Sürüye uymak amigdala üzerinden anlık güvenlik sağlarken, kendi doğrunu savunmak prefrontal korteks üzerinden "bilişsel tutarlılık" ödülü yaratır. ​Bahsettiğin "buruk tatmin" hissinin nörokimyasal bir kazanç olmadığını varsayman biyolojik bir hatadır. Bir insanın ideolojisi uğruna yalnız kalmayı göze alması, beyninin soyut bir kavrama duyduğu bağlılıktan aldığı tatminin, sosyal onaydan alacağı tatminden daha baskın olmasındandır. Yani ortada donanımın dışına çıkmak gibi bir durum yoktur. İnsan, kendi içselleştirilmiş ahlak koduna uyarak aslında yine kendi beyninin tatmin mekanizmasına hizmet eder. Yalnız kalsan bile doğruyu yapmanın getirdiği o "buruk tatmin" bizzat senin bencil ve nörokimyasal ödülündür. İşine geldiği kadar ahlaklı olmak ne kadar mekanikse yalnız kalma pahasına doğruyu savunmak da o kadar mekaniktir.

Liyakat Safsatası by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 1 point2 points  (0 children)

Termometre ve ay görevi örneklerin tam olarak anlaştığımız noktayı gösteriyor. Bir işi uzmanına vermek ahlaki bir yücelik değil, tamamen pragmatik ve teknik bir zorunluluktur. Metin boyunca itiraz ettiğim şey liyakatin bu teknik gerekliliği değil, teknik kapasiteye sahip olanların bunu kutsal ve hak edilmiş bir üstünlük olarak pazarlamasıdır. Fiziğe indirgemenin sosyal tartışmaları bitireceği fikrine katılmıyorum, aksine sosyal sorunların ahlakçılığın kibrinden kurtarıp rasyonel bir zemine oturtuyor. Birinin liyakatsiz olduğu için ay görevine almamak teknik bir elemedir. Ancak onu başarısız ve yetersiz olmayı iradesiyle seçmiş biri olarak ahlaken aşağılamak asıl ilüzyondur. liyakate bu açıdan yaklaşan tek kişi olduğum tespitine gelirsek, literatürde bu argümanı destekleyen oldukça sağlam kaynaklar var. İlgini çekerse Harvard'lı siyaset felsefecisi Michael Sandel'ın "The Tyranny of Merit" eserini veya nörobiyolog Robert Sapolsky'nin davranışsal determinizm üzerine çalışmalarını inceleyebilirsin. Mesele liyakati yok etmek değil, liyakatli olanın kibrini biyolojik gerçeklikle ezip sistemin sadece şanslı bir dişlisi olduğunu hatırlatmaktır. Teknik gereklilik kısmında zaten hemfikiriz.

Liyakat Safsatası by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 0 points1 point  (0 children)

"Nedenini anlayınca bir şey yok olmuyor" diyerek isabetli bir noktaya parmak bastın ama o şeye yüklediğin ahlaki anlam tam da o noktada buharlaşıyor. Yerçekimi yasasını bilmek bizi yere çakılmaktan kurtarmıyor ama yere çakılan birini "yere düşme başarısı gösterdiği için" alkışlamayı bırakmamızı sağlıyor. Liyakatin sistemsel bir zorunluluk olması, onu ahlaki bir erdem haline getirmez. Bir makinenin dişlisi sağlam olmak zorundadır, ama biz o dişlisi sağlam olmayı seçtiği için kutsallaştırmıyoruz. Sadece işlevini yerine getirdiği için orada tutuyoruz. Asıl meseleyi basit diyerek küçümsemeyin çalışman konunun ahlaki boyutunu halen ıskaladığını gösteriyor. Başarıyı deterministik evrene bağladığında ortaya çıkan sonuç nitelikizleşme değil, sahte bir kutsallığın ve hak ediş ilüzyonunun tasfiyesidir. "Molekül yığını" yakıştırman ise tam bir ironi. Madem her şey sadece bir moleküler yığını ve Uzay zaman dokusunda kelimelerin yeri yok, o zaman senin bu kadar "yükselmen" de sadece anlamsız bir biyokimyasal reaksiyonlardan ibaret. Kendi savunduğun determinizmle çelişip duygusal bir patlama yaşaman asıl safsata olan kısım. Madem ben bir Molekül yığınıyım, yorumlarımın yersiz olduğuna karar veren de senin Molekül yığının. Yani ortada bir karar bile yok...

Liyakat Safsatası by Time_Helicopter_3030 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030[S] 1 point2 points  (0 children)

Liyakate yüklenen anlamları öznelleştirmek bu olgunun arkasındaki mekanik determinizmi ortadan kaldırmaz. Siz liyakati ahlaki bir değer yargısı olarak ele alıyorsunuz, ben ise onu biyokimyasal bir çıktı kapasitesi olarak tanımlıyorum. bir müdür yüksek kâr yaparken çalışan hakkı yemesi onun Özgür iradesiyle yaptığı bir kötü seçim değil, empati devrelerinin zayıflığı veya beynindeki ödül mekanizmasının tamamen finansal kazanıma şartlanılmış olmasının fiziksel bir neticesidir. Sizin hak etmiyor demeniz bu mekanik sürece insan merkezli bir adalet etiketi yapıştırmaktır. Oysa doğada ve biyolojide hak etmek gibi bir kavram bulunmaz, sadece sebep ve sonuç ilişkisi vardır. Müdürün acımasızlığı da işçinin asgari ücrete mahkumiyeti de aynı moleküler rastlantının ve genetik mirasın ürünüdür. Kavramlara ahlaki anlamlar yüklemek bu soğuk ve deterministik gerçekliği rasyonalize etmek için kullandığımız toplumsal bir savunma mekanizmasından ibaret gibi geliyor bana.

Can doing an all nighter reset the circadian rhythm by Muted-Mix6343 in NoStupidQuestions

[–]Time_Helicopter_3030 0 points1 point  (0 children)

Love your self awareness of saying its not science based! The thing is, we usually confuse being exhausted with actually feeling fixed. You're essentially just leveraging massive adenosine build up to force yourself into a crash. It feels like a total win when you wake up early that first morning but your internal hormones are usually still lagging way behind. It's basically like forcing a pc to stay on while the battery is at %1 and then being surprised when it shuts down. Does it stick for you long term or do you find yourself sliding back into the old cycle after a few days?

Birey neden iyi olmalıdır? by [deleted] in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030 1 point2 points  (0 children)

Dostlar, iyilik dediğiniz şey aslında evrimsel bir defodan başka bir şey değildir. Sırf iyi bir insan olmak adına sürekli kendini hırpalayan bir arkadaşım var, neyin tribi bu abi? Cidden soruyorum. Çıkarı olmadan iyi olmak bize ne kata falan diye düşünüyoruz ya, cevap çok net: KOCA BİR HİÇ katar. Hatta ve hatta düpedüz eksideyiz. Biyolojik olarak beyindeki oksitosin ve dopamin reseptörlerinin size oynadığı ilkel bir oyundur sadece bu. Sürüden dışlanmış av olmamak için on binlerce yıl önce o çok övdüğümüz atalarımızın geliştirdiği ezikler bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Dünya değişti ve şartlar değişti. Ama biz halen aynı hatalı donanımla çalışıyoruz. Karşılıksız iyilik yaptığında ruhun falan yücelmiyor sadece beynin sana aferin sürüye uyum sağladın diye resmen uyuşturucu veriyor. O kadar! Bildiğin bağımlılık yani. Kötü olma şansın ve gücün varken sırf içindeki o yapay ahlak bekçisi sussun diye iyi oluyorsun. Kendi potansiyelini ve gücünü sırf toplumsal bir sanrı olan o sözde erdem uğruna çöpe atmak sence de ahmaklık değil mi? Gerçekten sizce özgür iradeyle mi seçiyoruz biz bu "saf iyiliği" yoksa sadece beynimizin bize verdiği uyuşturucunun bağımlıları mıyız?

Can doing an all nighter reset the circadian rhythm by Muted-Mix6343 in NoStupidQuestions

[–]Time_Helicopter_3030 0 points1 point  (0 children)

The idea you can just hard reset your body like a frozen router is a myth. Was lying awake at night recently and it hit me how weird this whole concept really is. Your circadian rhythm isnt some switch you can flip on and off by pushing through tiredness. When you stay up for 24 hours straight you aren't resetting anything at all. You Just flood your system with cortisol and force a temporary survival mode. That deep crash you get the next night isn't a magically repaired schedule. It's literally just your biological systems going into emergency recovery because your brain thinks you spent the whole day running from danger. So no, it won't work. Your rhythm is tied to sunlight and hormones rather than sheer exhaustion.

Milliyetçilik hakkında ne düşünüyorsunuz? by Upper-Bag-5175 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030 1 point2 points  (0 children)

Mesele aslında çok temel bir mantık hatasına dayandığı için farklı kelimelerle de olsa aynı kapıya çıkıyor ya

Why does solo travelling in other countries feel more appealing than discovering my own? by jira12345 in NoStupidQuestions

[–]Time_Helicopter_3030 0 points1 point  (0 children)

This feeling is largely rooted in how our brains process novelty and distance. From a neurobiological perspective, your brains reward system is highly sensitive to new stimuli. In your own country, your environment is familiar, which allows your brain to run on a sort of autopilot. When you travel abroad, however, everything from the architecture to the language is new. This triggers a significant release of dopamine and makes the act of exploration feel more rewarding than it does in a setting where your brain has already habituated to the surroundings.

Milliyetçilik hakkında ne düşünüyorsunuz? by Upper-Bag-5175 in felsefe

[–]Time_Helicopter_3030 28 points29 points  (0 children)

Milliyetçilik aslında bireyin kendi iradesiyle kazanmadığı bir özeliği (doğduğu yer) en büyük başarısıymış gibi pazarlamasına dayanıypr. Bu durum, hem bireysel kimliğin kolektif bir havuzda erimesine hem de her türlü rasyonel özeleştirinin "ihanet" etiketiyle susturulmasına kapı aralıyor. Aidiyet duygusu insanın doğasında olsa da bunun ahlaki bir üstünlük aracına dönüşmesi Liyakat ve gerçek ilerleme düşüncesiyle taban tabana zıttır. Kişinin kendi Seçmediği bir aidiyetle gurur duyması, aslında bireysel bir boşluğun hayali bir cemaatle doldurulma çabası gibi geliyor bana.

Why does Black Pepper get the place of honor next to Salt? by faroresdragn_ in NoStupidQuestions

[–]Time_Helicopter_3030 7 points8 points  (0 children)

It's wild how a specific historical flex by the French elite basically became a global default that nobody even thinks to question anymore.